Din ve dinî hayatımız üzerine düşünceler – Ethem Ruhi Fığlalı

Din, bütün evreni içten ve dıştan kuşatan Allah’ın, insanı yaratılış gayesi içinde eğitmek ve yüceltmek için yine insana bahşettiği ilâhî bir mevhibedir. İnsana kendi varlığını bütün derinliği ile yaşatarak onu, kendi kendisinin sahîbi yapan, şahsiyet bütünlüğünü sağlayan değerler manzumesidir. İnsan yaratılışının tabiî gereği olan bu duyguya, toplumları oluşturan maddî ve manevî değer hükümlerinin yaratıcı, birleştirici ve koruyucu temeli denebilir. Dinin konusu, bütün iç dünyası ve her türlü davranış ve problemleriyle insandır. Dine göre, evrende asıl olan insandır. Her şey insanda başlar, insanda biter. Din insanı,sadece yaşayan, yani doğan, büyüyen ve ölen, yiyip-içen canlı bir yaratık olmaktan ötede, hayatta iken de sonra da var olacağı bir anlayışa yöneltir; kısaca onu gerçek anlamda insan yapmaya çalışır. İnsanın kendini bulmasını, bilmesini ve tanımasını ister. Onu maddenin ve her türlü izafî değerlerin üstüne yükselmeye ve bunlar üzerinde egemen olmaya çağırır. İnsan bunu yapacak güçtedir; çünkü dine göre o, “yaratılmışların en şereflisi”dir. Ancak insanın bu “şeref”e kavuşması ve sahip olması da kendine bağlıdır. Bunun için onun, her şeyden önce kendi kendine karşı samimî olması gerekir. Yaratılış gayesine bağlanması, başka bir ifadeyle kendini Yaratan’ı tanıması ve O’nunla biliş tutması icap eder. Bu ise, tam bir akıl ve vicdan şuuru içinde samimiyetle inanma ve bağlanma demektir. Zaten dinin ilk anda istediği de budur. Bilgi, dinde bundan sonra gelen şeydir.

İnsanın kendi kendine karşı samimî olması, iç dünyasında zıtlık ve çelişkilerden kurtulması, vicdan hürlüğüne kavuşması demektir. Bu anlayışa ulaşan kişi, dini parça parça şekil ve tezahürleri ve bilgi yığını ile temsile kalkışmaz;dinin birlikçi ve birleştirici yönünü bozmaya, vicdanlara ve ruhlara el uzatmaya yanaşmaz. Onun işi, dini, bütün bir hayat görüşü içinde topluca ortaya koymak; insanı kendi ruhu ve vicdanı ile karşı karşıya kalacağı bir anlayışa getirmek; “vahy”in yüce esaslarına göre Tanrı’yı görür gibi yaşamanın yollarını ve sırlarını göstermektir. Onun ana amacı, kütleleri yalnız devlete, millete, kanuna ya da kendinden üst veya kendi seviyesindeki kişilere hesap vermek mecburiyeti ve anlayışıyla değil, kendi vicdanına ve kendini Yaratan’a hesap verecek bir sorumluluk duygusuna kavuşturmaktır. Aslında bu, Türk’ün tarihî ve geleneksel terbiye anlayış ve felsefesine de oldukça uygundur.

Nitekim milletimiz, müslümanlığı din olarak seçtiği zaman, anlayışı ve felsefesi de bu istikameti esas alan düşünceleri tercih eder bir tavrın içinde olmuştur. Hayatını, her yönüyle, “Allah’ın adının yüceltilmesi” anlayışına göre düzenlemeye; bütün müessese ve fikirlerini bu anlayışa göre şekillendirmeye çalışmıştır. Diğer taraftan bizim milletimiz, dini, birtakım merasimlerden ve şekillerden ibaret kuru bilgiler, buyruklar ve yasaklar toplamı olarak görmeyip, onu bir öz, bir samimî inanış ve bağlanış, insanın şahsiyet bütünlüğünü sağlayan bir cevher, candan yaşanan bir ahlâk ve müşterek değerlerin kaynağı olduğuna inandığı içindir ki, daha başlangıçtan itibaren ve yakın denebilecek zamanlara kadar, yapıcı, yaratıcı, birleştirici ve kütlelere ruh ve huzur veren bir kaynak olarak ele almıştır.

Kaldı ki bu tarzda anlaşılan İslâmiyet ile Türklerin eski dinî inanışları arasında birtakım önemli benzerlikler olduğu gibi, Türk millî ruhu ile bu din esaslı bir uyum göstermektedir.

Şöyle ki, Türkler bu yeni dini benimsemeye başladıkları zaman şamanilikteki tek tanrı inancı ile İslâm’ın Allah’ı arasında dikkat çekici bir yakınlığın varlığını müşahede etmişlerdi. Bu yakınlık sebebiyledir ki, bizim tarihîmiz boyunca, “Allah” adı kadar “Tanrı” adı da aynı rahatlıkla kullanılmıştır. Öte yandan eski Türk inancındaki ruhun bekaası, ahîret hayatı, cennet ve cehennem, Gök Tanrı’ya ve atalara kurban inançları da İslâmiyette daha gelişmiş olarak vardı. En önemlisi Türklerin keramet sahibi, her derde devâ bulan, gaipten haber veren “kam”ları yerine, İslâm evliya ve şeyhleri, Türklerle bu yeni din arasında esaslı bir kaynaşma unsuru oluyordu. Artık Türklerin “alp”i, “alp-eren” şekli ile kutluluk kazanıyordu. Nitekim bugün de ermek, ermiş ve eren kelimeleri, hâlâ bu dinî mânaları muhafaza eder.[1]

İnançlardaki bu benzerlik yüzünden, İslâmiyet Türkler tarafından sanki millî bir din imiş gibi görülmüştür. Nitekim müslümanlıktan önceki hayatımızı şekillendiren gelenek ve göreneklerimiz, davranışlarımız ve düşüncelerimiz, artık İslâmî bir muhteva kazanmış; milletimizin bütünüyle paylaştığı ve gönül verdiği müşterek değerler haline gelmiştir. Söz gelişi, Oğuzname’nin İslâmlaştırılmasıyla başlayan bu anlayış, Türklerin değer hükümlerini ve özelliklerini ifade eden namus, doğruluk, adâlet, hoşgörü, devlete bağlılık, vatan sevgisi ve hürriyet gibi tamamen manevî unsurlar ile örf ve âdetlerinde açıkça göze çarpıyordu. Eğlenceler, doğum ve evlenme törenleri, hastalıklar, yağmur ve benzeri hususlarla ilgili âdetler hep İslâmî bir muhteva kazanarak canlılıklarını bugün bile, hiç değilse kültür yozlaşmasına en az maruz kalmış köylerimiz ve kasabalarımızda sürdürmektedir.[2]

Yine milletimiz, gelenek ve göreneklerini, yaşadıkları devrin ihtiyaç ve icaplarına göre geliştiren ve kütlelerin müşterek değeri kılan toplulukların, sadece huzurlu bir hayatı devam ettirmekle kalmayıp aynı zamanda bütün insanlığa manevî değerlerin en yücelerini saçacağını iyi bilmiş ve hayatını da hayat anlayışını İnsanın doğumundan ölümüne kadarki bütün hayatını ve toplumu içine alan bu düzende dinin ve dinî anlayışın örgüleştirdiği değerler ve örfümüz, milleti tam anlamıyla birbirine kaynaştırma gayretinde olmuştur. Ülkede yaşayan herkes, inancı, dili, mezhep ve soyu ne olursa olsun, manevî değerlerin doğurduğu anlayış ve hoşgörü ortamında, kendi haklarına sahip olarak yaşayabilmiştir. Öte yandan yönetici kadro da bu hususta oldukça titizlik göstermiştir. Nitekim Sultan Melikşah bu konuda şöyle söylemiştir: “Biz Nizamiye Medresesini bir mezhebi korumak için değil, ilmi yükseltmek maksadı ile kurduk. Mezhepler arası bir ayırım istemiyoruz.”[3] Böylece çeşitli inanış, soy ve mezhebe mensup insanlar, kütlenin müşterek değerlerinin sağladığı anlayış sayesinde hoşa giden veya gitmeyen davranışlar karşısında aynı tepkiyi veya bağlılığı gösterir olmuştu.

Ayrıca toplum, idareci-din görevlisi-ilim adamı üçlüsünü devletin temelleri için vazgeçilmez unsurlar olarak görmüştür. Nitekim ta baştan itibaren her yöneticinin, yanına bir din ve ilim adamını danışman olarak alışı, hattâ padişahların, ilim ve din adamlarını ayakta karşılayıp yanında oturtmasına karşılık idareci zümre ile kumandanların ayakta tutulup oturmalarına izin verilmeyişi, kuruluş ve yükseliş dönemlerindeki bu fevkalâde derin ve önemli anlayışın tezahürleridir.

Bu anlayış öylesine yaygın idi ki, devletin bütün müesseselerinde göze çarpıyordu. Söz gelişi devleti bütünüyle kucaklayan ordu, medrese ve tekke kuruluşlarından birer örnek vererek durumu belirtmeye çalışalım.

Milletimizin tarihinde ordu, nizam ve otoriteyi; medrese ilmi; tekke de yaşanan ahlâkı temsil eden üç ana kuruluştur. Ordu, ordu mensupları ile devlet ve idare adamlarını; medrese aydınları; tekke de halkı yetiştiriyor ve hepsi de dinden kaynaklanıyordu. Başka bir ifadeyle İslâm, Anadolu insanının, Türk devletinin hücrelerine kadar işlemiş; günlük hayatından tutunuz da devlet felsefesine varıncaya kadar her kademede, belki şekil olarak değil, ama ruh ve anlayış olarak yaşanır olmuştu.

Nitekim tarihî belgelere göre bugün bir efsane olarak kabul edilse bile, ordunun temeline bir din ulusunun, Hacı Bektaş Velî’nin yerleştirilmiş olması fevkalâde anlamlıdır. Buna göre “ak börklü” askerler, Hacı Bektaş tarafından kutlulanır ve kendilerine “yeniçeri” adı verilir. Her yeniçerinin yanında taşıdığı künye tezkerelerinde yazılı olanlar da bu durumu göstermektedir: “Mü’miniz kaalu-belâ’dan beri. Hakkın birliğine eyledik ikrar. Bu yolda vermişiz başı. Evvelden beri mestâneleriz. Nur-i İlâhî’de pervâneleriz. Bu cihanda bir bölük serseri divâneleriz. Sayılmayız parmakla. Tükenmeyiz kırmakla. Taşramızdan sormakla, kimse bilmez halimizi. Oniki İmam, oniki tarikat, cümlesine dedik ‘beli’. Üçler, beşler, yediler, Nur-i Nebî, Kerem-i İmam-ı Ali, Pirimiz Sultanımız Hacı Bektaş-ı Velî…”

Böylece ordu, daha kuruluşunda ve “Gülbank”inde bir din ulusunun ruh ve dinamizmi ile şekillendirilmiştir. İlim ise, medrese tarafından temsil edilmiştir. Gerileme dönemlerindeki yanlış uygulama bir yana, medrese daha başlangıcından itibaren ilmin, ilmî araştırma ve ilme saygının ocağı olmuştur. İslâm kültürü, Auguste Comte’un Batı dünyası için geçerli olabilecek dinî, felsefî ve ilmî dereceleri ayrı ayrı geçirmeksizin, bu üç dereceyi iç içe ve birlikte ele almış ve öylece uygulamıştır; çünkü Kur’an’a göre, tabiatın ve varlığın kanunlarını ve sırlarını çözmeye çalışmak, nazarî ve amelî yönden önemlidir ve mutlaka yapılması gereken bir iştir; çünkü her şey insan için yaratılmıştır.

Bu anlayışla işe başlayan Türk-İslâm ilim hayatı, ilmî düşüncenin ilk işaretlerini Farabî, Matüridî ve Beyrûnî’den itibaren başarıyla ortaya koymuştur. İlim faaliyeti ve bu faaliyet sonucu ortaya konan gerçekler, gerek idareciler gerek halk tarafından daima desteklenmiş ve itirazsız kabul görmüştür. Dursun Fakı’nın Osman Gazi ve halk katındaki itibarı ve Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi’ye bu yoldaki şu öğüdü dikkat çekicidir: “Bir kimse sana Tanrı’nın buyurmadığı sözü söylese, sen onu kabul etme. Eğer bilmezsen Tanrı ilmini bilene sor.”[4] (Milli Düşünce Merkezi)

 

DEVAMI VAR

[1] Bk.: O.Turan, Türk Cihan Hâkimiyeti Mefkuresi Tarihî, İst. l969,1/151.

[2] Krş.: Şerafeddin Yaltkaya, “Eski Türk An’anelerinin Bazı Dinî Müesseselere Tesiri”, Türk Tarih Kongresi, 3/680-697; Abdulkadir İnan, Şamanizm, Ank. 1972,97-128; Nermin Erdentuğ, Sosyal Adet ve Gelenekler, Ank. 1977, 15-145; Mehmet Eröz, Türk Kültürü Araştırmaları, İst.1977, 174-182; Muzaffer Sencer, Dinin Türk Toplumuna Etkileri, İst. 1968, 51-58.

[3] O.Turan, aynı eser,1/195.

[4] Aşıkpaşaoğlu Tarihî, 35
2 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir