HAMDİ YILMAZ – Büyükelçi Ertaş’ı uğurlarken

Gazi Mustafa Kemal Atatürk 1931 yılında Romen diplomat Ciceo Pop idaresindeki Romen heyet onuruna Ankara’da Orman Çiftliği’ndeki köşte bir yemek verir.

Yemek esnasında Türk Ocakları Başkanı Hamdullah Suphi Tanrıöver’e Belgrad, Bükreş, Kahire ve Paris büyükelçilikleri teklif edilir.

Tanrıöver, ‘Küçük Paris’i yani Bükreş Büyükelçisi olmayı tercih eder. O sıralar Bükreş’e ‘Küçük Paris’ denilmektedir.

Tanrıöver’in eşi Saide Tanrıöver, kocasına “Bükreş’e gitmeyelim” der ve ilave eder, “Diyorlar ki, Hamdullah Suphi, Bükreş Büyükelçiliğine karşı Türk Ocaklarını sattı..”

Ki, bu dedikodunun kokusu bugün dahi gitmemiştir.

Hamdullah Suphi Tanrıöver, karısının istememesine rağmen, “Desinler” der ve Romanya’yı tercih eder.

Bu olay, Romanya’nın Ankara Büyükelçiliği’nin 28 Ekim 1931 tarihli raporuna dahi yansımıştır.

Büyükelçilik, Bükreş’e böyle aktarır. Romanya’nın Ankara Büyükelçiliği raporunda şu görüşlere de yer verir: Tanrıöver, “Bir taraftan Romenlerin kibarlığını ve diğer taraftan orada bir Türk toplumu olduğunu biliyordu. Dobruca ve Besarabya’da

yaşayan 350 bini aşkın Müslüman (Türk-Tatar) ve özellikle Hıristiyan Türklerine

(Gagauz) mensup olan Türkler bulunmaktadır.

Tanrıöver, eşi Saide hanımla birlikte 12 Haziran 1931 tarihinde İstanbul’dan ayrılarak vapurla Köstence’ye oradan da Bükreş’e trenle gelir.

Yakın dönem Türk ve Romen tarihçileri, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Türkiye – Romanya ilişkilerini geliştirme konusundaki samimiyeti ve başarısında mutabıktırlar.

***

O yıllar, 1930’lu yıllar zor yıllardı..

Bükreş Büyükelçisi Osman Koray Ertaş, 4 yıl 4 ay süren görevini bugün tamamlıyor.

Bu yıllar da zor yıllardı ve halen bu zorluk bitmiş değil..

Yukarıdaki Büyükelçi Tanrıöver hikâyesini anlatış sebebim şu, Hamdullah Suphi Tanrıöver’in Türkiye – Romanya ilişkilerini geliştirme konusundaki samimiyeti ne ise, aynı konuda Büyükelçi Osman Koray Ertaş’ın samimiyeti de oydu.

Bir gazeteci olarak bunun yakın tanığı oldum..

İnsanların başarı yada başarısızlıkları somut verilere dayanır. Herkes meşrebine göre olumlu yada olumsuz veri bulur. Mesele bu değil.

Ancak, samimiyet hissedilir. Dost da, düşman da samimiyeti hisseder. Kimse samimiyeti maddi verilere dayandıramaz..

Uzun sözün kısası Romanya, Büyükelçi Ertaş’ın Türkiye – Romanya ilişkilerini geliştirme konusundaki samimiyetini hissetti.

Bu hissin sonucu da, Romanya’da 1989 yılından bugüne kadar çok az sayıda kişiye ve bir yabancı devlet adamına verilen en büyük “Nişan” olan “Ordinul National ‘Pentru Merit’ – în grad de Mare Cruce” nişanı olarak geldi.

Bu nişan Büyükelçi Ertaş’ın yorgunluğunu alır mı bilmem, ama geleceğine büyük bir onur olarak kalır.

***

İkinci yazı:

ROMANYA’DA 30 YIL

Bu bir kitap adı. Dile kolay geliyor ama kitap, 1979’da yani Kominist sistem zamanında bu ülkede iş yapmaya başlayan ve halen sürdüren bir iş adamımızın inişli çıkışlı hikâyesinin özeti. Reyhan Sipahi yazmış.

Yazan bir işadamı olduğu için kitabı teknik yönden eleştiri hakkımı mahfuz tutuyorum. Herşeyden önce kitabı yazma cesareti gösterdiği için Reyhan Bey’i tebrik ediyorum. Mâlum, yaşadığını kağıda, ekrana aktarma yönünde özürlü bir milletiz.

Reyhan Bey her ne kadar kendisini anlatmışsa da aslında Romanya’daki 30 yıllık varlığımızı anlatmış.

Kitapta yok yok. Karısının kuafförüne kârlı gördüğü bir işi kapma mücadelesi veren Ticari Ateşe’den tutun da, Banca Turco Romana’nın batış öyküsüne kadar herşey var. Kamuran Çörtük’ün, resmi kılıfı ile Türkiye’nin itibarının kurtarılması için bir gazetecinin -ama sıradan değil- 250 bin dolara köşe yazısı yazışının öyküsü dahil, yok yok bu kitapta.

Kimin kime nasıl kazık attığını, birbirinin ayağını çelmelemekte nasıl bizden mahiri olmadığı gibi hususlarda yaşayanların çoğu hayatta olduğu için tartışma kaçınılmaz olsa da, herkes kendisine göre birşeyler bulacak ve kitabı bulma bahtiyarlığına ererse bir çırpıda bitirecek.

İlginç olaylardan birini aktarmak isterim. Atatürk’ün 100’üncü doğum yılı dolayısı ile bir resepsiyon verilir.  Reyhan Bey resepsiyonda tanıştığı ABD ticaret ateşesi tarafından bizim ticaret ateşesi ile birlikte evine davet edilir. Eve varırlar, viski şişesi ile birlikte Amerikalı ateşenin ağzı da açılır. Resepsiyonda Atatürk’ten bahsedilmesinin tesiri ile bizimkilere ABD tarihini anlatmaya başlar. İngilizcesi serttir. Reyhan Bey kendi işini görecek kadar İngilizce bildiğinden anlatılanın yarısını ancak anlar. Ki, bu bile kanın beynine sıçramasına yeter ve bizim ateşeye, Türkçe olarak, “Söyle şu puşta bahsettiği kendi tarihinin mazisi daha 200 yıl bile olmadı. Benim soyadım bile onun tarihinden eski. Hangi tarihten bahsediyor?” der.

Bizim Ticaret Ateşesi Niyazi Adalı, Reyhan Bey’in sözlerinin sivriliklerini yontar ve diplomatik bir dille Amerikalı ateşeye aktarır. Amerikan Ticaret Ateşesi sabırla dinler ve sonra birden bire güzel bir Türkçe ile hitap etmeye başlar Reyhan Bey’e, elindeki viski şişesinin etiketini göstererek, “Reyhan Bey, şu tarihi okurmusunuz” der.” Ne olmuş isterse bin yıllık olsun” cevabını veren Reyhan Bey’e “Senin ülkende böyle kaç firma var? Devletlerin büyüklüğü ekonomik büyüklüğü ile ölçülür. Biz bu yüzden büyük devletiz. Ama ben bin yıllık Türk tarihini de bilirim” diyerek bizimkini susturur.

(Bu yazı 11 Mayıs 2010 tarihinde yayımlanmıştır)

 

 

 

 

 

14 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir