HAMDİ YILMAZ -Virüslü hikâyeler -1

Hitler’in beş-on yıllık vahşeti’nden çıkan hakâyelerle Yahudiler küresel ölçekte insanlığı 70 yıldır oyalamaktadır. Yazılan hikâye, roman ve yapılan filmlerin kronolojisini çıkartmak bile mümkün değildir. O kadar çoktur yani.

Son yıllarda artan çoğu taklit Türk diziciliğine ve gelişen sinemacılık imkânlarına rağmen, evrensel boyutta Balkan Savaşları, Kafkasya Savaşları ve Ortadoğu Savaşları sırasında ne Mehmetçiğimizin ne de insanımızın dramını anlatan bir filmi göremedik. Tarihî film ve diziciliğe heveslenenler de devşirme sultanların uçkurlarının peşine düşmüştür.

Tarihimizin son 100 – 150 yıllık aralığında Ruslardan veba, tifus, kolera, frengi ve dizanteri; Lehistan ve Galiçya tarafından yine tifus ve frengi; Hicaz’dan kolera, Mısır ve Beyrut tarafından veba ve İspanyol gribi salgınlarını almışız.

1850’den başlayarak 1920’lere kadar Anadolu’ya yapılan göçlerle, savaştan dönen askerlerle, hacılarla vatanımıza harıl harıl yukarıdaki hastalıkların virusü taşınmış.

O yılların yoksulluğu ve savaş şartlarını da düşünürseniz, ödediğimiz bedeller çok ağır olmuştur.

Alman kaynaklarına göre, “Tifüs hastalığı Anadolu insanı ve askeri için 1870’li yıllardan sonra hem acı çektiren hem ölüme götüren en büyük faktörlerden biri olmuştur.

Bu hastalık üzerine Erzurum Konsolosu 1877 yılını da hatırlatarak 1915 yılı için

Erzurum’da lekeli tifüsün çok yaygın olduğunu ve her gün yaklaşık 200 kişinin

öldüğünü ifade etmektedir.”

Sadece Erzurum’da günde 200 kişi ölüyor..

Erzurum’dan Trabzona götürülen hasta askerler nedeni ile hemşire ve doktorlar bir yana, hastalığın boyutunun çok yükseldiği ve “bu nedenle 900 ile 1000 askerden günlük 30 ile 50 arasında ölüm vakası olduğu” kaydedilmiştir.

***

Andolu’da halen yaşayan 60-70 yaş aralığındakiler kısmen dede ve ninelerinden yukarıda anlatılan günlere ait hikâyeleri dinlemişlerdir. O hikayeleri anlatanların, bize anlatı yaptıkları dönemlerdeki yaşlarının 50-60 yaş aralığında olduklarını dikkate alırsak, bizim dinlediklerimiz 1905-1920 yılları aralığına ve anlatanların çocukluk dönemlerine aittir. Yani yine de tam değildir.

Şimdi milletimizin başına musallat olan sözde aydın kitlesi, Türk tarihinin 1850- 1925 yılları arasındaki siyasi aktörlerini hata ve sevapları ile kabullenecekleri ve dönemin tarihi şartlarına göre değerlendirecekleri yerde, onları birbirleri ile .idik yarşına sokmayı yeğlediklerinden, üstelik trollerle halkın üzerinde algı operasyonuna girştiklerinden, gündelik dertlerin pençesindeki insanımız, ya adları ‘Abdül’le başlayan son dönem padişahlarını yada Atatürk ve etrafındakileri düşman olarak görür hâle düşürülmüşlerdir.

“Yazıktır, günahtır, bu kendimize ve tarihimize ihanettir!” demenin faydasızlığı da ortadadır.

***

Benim çocukluğumda köyümüzde bir amca vardı. Çoluğu çocuğu, ailesi olmasına rağmen o köylüye, köylü de ona mesafeliydi. Solgun benizli, ince dal gibi o amcanın sık sık Ankara Keçirören’deki Sanataryum denilen hastaneye gidip geldiğini duyardık.

***

Bizim ilk okul yıllarımızda, köye ‘Saçkıran’ dedikleri bir baş hastalığı musallat oldu. Çocukların başınının sağ veya sol yanından, kısmen arkasından bir bölge önce şişiyor, içi su topluyor, sonra iyileşiyor ama o bölgedeki saç dökülüyor ve çocukların başında sadece beyaz bir derinin gözüktüğü bölge kalıyordu.

Ve diğer çocuklar tarafından bu hastalığı atlatan çocukların isimlerinin başına “Aynalı” diye aşağilayıcı bir sıfat ekleniyordu.

Bu hastalık bende de oluştu. Görünüşü korkunçtu. İlk okul ikinci sınıftaydım. Başımdaki şişlikle alay eden bir kızın yüz ifadesini şimdi bile hatırlarım. Bu hastalıktan sonra sene kaybım olmadıysa da belki bir kaç ay okula gitmedim.

Bizim köye 7-8 kilometre uzaklıktaki Annemin köyüne Annemle birlikte eşekle gittik. Askerde sıhhıye olan annemin dayısı elimize iki şişe su tutuşturarak bizi geri gönderdi. Ama o su geçirmedi.

Sonra Babam, yine eşekle 13 kilometre uzaktaki Kırşehir’de her hastalığa bakan Doktor Sami’ye götürdü. O da yine bir şişe su ve 5-6 iğne verdi. Sanırım iğne alerji yapıyordu, ikisini yaptırdıktan sonra kalanları yaptırmadım. Hatta hayatım boyunca bir daha iğne yaptırmadım.

Vücudumun bazı ilaçlara karşı alerjisi olduğunu askerdeyken her Cuma yapılan aşıların beni yere serdiğini yaşayınca anladım.

Böylece sadece iki iğne ve bir şise sıvı ilaçla hastalıktan kurtulduk, saçım döküldüyse de yeniden çıktı. Diğer çocuklar gibi adımızın başına “Aynalı” sıfatı gelmedi.  Babama minnettarım.

O günlerin Şairin hasta karısını doktora götürdüğünde; “Yedi baş horanta viran hanede / Beş yüz nere, ben nereyim Doktor Bey? / Tüm kazancım bini bulmaz senede / Beş yüz nere ben nereyim Doktor Bey?” diye sızlandığı günler olduğunu düşünürseniz, çobanlık yapan babamın beni doktora götürerek “Aynalı” diye lakap takılan biri olmaktan kurtadığının kıymeti ortaya çıkar.

Yine bizim çocukluğumuzda köylü kadınlar, kendisini sinirlendiren evcil hayvanlara veya çocuklara, “Kıran giresice!” diye beddua ederlerdi. Unuttuğumuz bu “Kıran” kelimesini geçenlerde bizim yaşlardaki bir yazarın kullandığını görünce tuhaf oldum.

Anlıyoruz ki, 19’uncu yüzyılın ikinci yarısında başlayan salgın hastalıklar 1960’lı yılların sonuna kadar Anadolu insanının yakasını bırakmamış. 110 yıllık zorlu bir süreç..

Şimdi 60-70 yıllık bir aradan sonra bir başka salgın hastalığa günde 20 civarında kurban verir hâle geldik.

El birliği ile Devletimiz bu belanın da üstesinden gelecektir.

2 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir