Hamdi YILMAZ – “Dişi Kurd’un rüyâları”

Kimileri “Nobel Ödülü alması gerekmeyen bir kitap” demiş. Bir Ukraynalı “bu kitabı okumadan ölmeyin” tavsiyesinde bulunmuş. Sovyetler Birliği yamasının dikiş yerlerinden çatırdadığı bir dönemde yazılan, Almanca’ya “Kıyamet” adı ile çevrilen, Rusca adı “Cellet Kütüğü” olan ‘Dişi Kurd’un Rüyâları’ndan bahsetmek istiyorum bugün.

Bulabilirseniz hem 10 Haziran 2008 tarinde bu dünyadan göçen Cengiz Aymatov’u ölüm yıl dönümünde anmış, hem de içinde bulunduğunuz haleti ruhiyeye uygun bir kitap okumuş olursunuz.

Günah, suç, ilahi adalet gibi insanın manevi hayatını ilgilendiren duyguların etrafında kurgulanan bir kitap. Kimilerine göre, dünyanın en güzel aşk hikayesi bu kitapta anlatılıyor, insana has yüce duygulardan bahsediliyor. Sizi Aymatov okurlarının değerlendirmeleri ile başbaşa bırakmak istiyorum.

“ANNE OLMAK o kadar yüce bir duygu ki, kitapta insan veya hayvan fark etmiyordu, bütün canlılar yavrularını aynı şekilde seviyordu. Bir annenin yavruları için her şeyi göze alabileceği, bir defa da bir dişi kurdun yüreğinden seslenilerek yazılması, ne etkili olmuş! Bozkırların Bilgesi, acımasızca hayvanları öldüren, Doğayı yok eden, hatta günümüzde insan hayatını hiçe sayan, Büyük İnsanlığa haykırıyordu eserinde…”

“ ‘Dişi kurdun rüyâları’ slogansız,derin bir çevre romanıdır da adeta, kirlenen Dünya’ya bir isyan, başkaldırıdır. Cengiz Aytmatov’un bu önemli romanında üç olay, birbirine, bazen paralel olarak, bazen iç içe gibi, bazen de sarmaşarak, yürütülmekte olduğu için, içimde bir polifoni müziği etkisi bırakmıştı.Ve sonuç belli, sonuç kalbimize, belleğimize varan bir mesajdı. Her üç paralel olayda da, kötülüğün ve çürümüş toplumun sergilenmesi esas yer almaktadır.

Birincisi, enfes bir anlatım ve duygusallıkla Aknar ve erkek kurdun maceraları. İkinci bölüm, Abdias’ın gençleri uyuşturucu batağından kurtarmak istemesi ve hazin sonu.

Abdias’ın sevgisini, sevgilisini tanımlanması nadir görünen bir tasvir örneği. Kitabı okurken, Abdias keşke sevgilisine kavuşsa diye içimden geçirdim, ama Aytmatov’un hemen hemen tüm eserlerini okuyan birisi olarak, yine hüzünlü bir son bulacağım hissi bırakmıyordu beni.

Dişi kurt Akbar ile Çoban Boston arasındaki gelişen olaylar, daha doğrusu trajedi çok etkileyici. Akbar’ın doğurduğu  tüm yavrularını insanlar yüzünden yitirmesi, yaşadığı bunalımlı günler ve tabiatının verdiği vahşilik…

Kitabın sonunda yine hüzün var, yine gözyaşı var…

Son bölüm ise kitabın can alıcı  aşk hikayesi. Ama hepsinde de ortak nokta Dişi Kurt Taşçaynar ve Aknar’ın hakimiyetidir.

Rus devriminin sosyal etkilerini Kırgız kır yaşamıyla anlatan Aytmatov bütün olayları, kastettiğimiz gibi, bir kurt ailesinin kişiselleştirilmiş macerasıyla anlatılmıştır.

Diğer kitaplarında  da olduğu gibi hikayelerle toplumun  geçmiş deneyimleriyle bugünkü olaylar arasında akılcı bir bağ kurulmuştur.

İnsanın sorumluluk sahibi olduğunu sürekli hatırlatan bir kitap. Bence Aytmatov  bu kitabında yazarlığın zirvesine ulaşmıştır ve hatta bu roman, yazarın şaheseri diyebilirim. İnsanın bir oturuşta bitiresi roman. İlk okuduğumda kitabın bittiğine  üzülmüştüm adeta… Bu kitabı  derya gibi algıladım.”

(Güncellenen bu yazı 14 Haziran 2011’de yayımlandı)

***

İKİNCİ YAZI

Mankurtlar Diyarı

Daha önce de yazdım. Ama bir daha tekrarlamanın yine zamanı.  1992- 1993 yıllarında O’nunla tanışmama bir kaç kez ramak kalmışsa da, gündelik işlerin telaşı buna mani oldu. Pek çok şeyde olduğu gibi bu konuda da şu anki pişmanlığımın bir faydası yok. O’na her hafta gidip gelen dostumun anlattıklarını dinledikçe, güzel bir rüyânın gerçek oluşuna sevinir gibi sevinirdim. Amsterdam’da yaşadığım o yıllarda, O Lüksemburg’da Büyükelçi idi.

“Geçmişini unutmuş, bedeniyle ve ruhuyla karşı tarafın buyruğu altına girmiş, yeni efendisine yaranmak için kendi değerlerine, ailesine ihanet edenlerin ortak adı” nedir sorusuna, kos koca Türk dünyasında az çok mürekkep yalamış her insanın vereceği cevap ne olabilir? Elbette, “Mankurt”!

“Mankurt” kavramını sosyolojik bir terim yapma ve tüm Türk dünyasına benimsetme başarısı ise O’na ait..Yani, dünyadaki sağ duyu sahibi her Türk’ün Kırgızistan’daki Atabeyit Anıt Mezarı’na gidemediği için yüreğinde kıldığı cenaze namazı ile geçen yıl bu dünyadan uğurladığı, dünyanın en büyük yazarı Cengiz Aymatov’a..

“Aytmatov’un eserlerindeki başlangıç, aynı zamanda bitiştir. Başlayan her şey biter, biten her şey de yeni bir başlangıçtır. Zamanın erdiği bozkırlarda, gün, yüzyıl kadar uzun; geçen yüzyıllar ise bugün kadar yakındır aslında.”

Bu yorumu, Hınıs’ın Toprakkale köyünde öğretmenlik yaparken, tabiatın sabahtan akşama kadarki olan değişimine bakarak çok düşündüm. Aymatov’un, “Gün Olur  Asra Bedel” romanındaki anlatım ustalığını aslında ben Toprakkale’de kavradım.

Aymatov, Gün Olur Asra Bedel romanında, kahramanı Yedigey’in can dostu Kazgangap’ın sağlığında, Kırgız efsanelerinin birinde adı geçen Nayman Ana türbesinin yer aldığı Ana Beyit bölgesine gömülmek isteyişini söylemesini ve vasiyetin yerine getirilmesi için çabalanan günü anlatır.

“Her şey, bir devenin sırtında Ana Beyit mezarlığına yol alan cenaze konvoyunun en önünde giden Yedigey’in bilincinde oluşur ve gelişir. Sarı Özek’teki istasyondan kutsal mezarlığa giden cenaze konvoyunun başını çeken Yedigey, can dostu Kazgangap’la yaşadıklarını, bu kısa yolculuk sırasında geri dönüşlerle bilinç üstüne çıkarır. Yedigey, koca ömrü, bir güne hatta saatlere sığdırır; geçmişin, şu anın ve geleceğin aynı şey olduğunu, deve sırtındaki bilinç akışlarında yaşar ve yaşatır.”

Aymatov’un ardından yazdığım yazıda “O’nun ömrünün bitişi, milletinin dirilişi için bir başlangıca vesile olur” temennisinde bulunmuştum. Şimdi anlıyorum ki, Mankurtlar Diyarı’nda bu temenninin gerçek olması için kendisini Türk olarak hissedenlerin çok emek sarf etmesi, çok ter akıtması gerekiyor. Buna hazır mısınız? (Bu yazı daha önce yayımlandı)

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir