AB’nin payına hayıflanma düştü

* ECFR’nin Politik Rapor yazıcısı Nicu Popescu, AB’ye strateji değişikliği önererek, hayıflanmaktan kurtulmasını istedi

BÜKREŞ (Gazete Balkan)-Avrupa’da geçen 28 yıllık gazetecilik hayatımın ilk yılları, halen Avrupa’da tüketilen bulgurdan kilogram başına Alman markı cinsinden alınan 40 fenik fon’a da yol açan Gümrük Birliği Anlaşması’na muhalefet etmekle ve Türkiye’yi asla Avrupa Birliği’ne (AB) almayacakları şeklindeki görüşlerimi tekrar tekrar yazmakla geçti.

Katolik nikahı gibi katılaşmış bir ‘Türk Kini’ni eritmeye hiçbir kuvvetin gücü yetmezdi. Nitekim yetmedi.

AB’nin daha başlarındayken Almanlarla iş tutan bir Profesörle Frankfurt havaalanında uçak beklerken uzun bir sohbetimiz olmuştu, o sohbetten aklımda kalan tek şey onun, “Günün birinde belki AB’ye gireriz ama masadaki tüm yemekler yenmiş olur, bize bir şey kalmaz, belki bir kahve içeriz” şeklindeki sözleriydi.

Essen’de bir yaz akşamı Brüksel’de görev yapan AB bürokratlarıyla laflarken, onların günün birinde Avrupa kamuoyunun yorulacağını ve bir oldu bitti sonucu Türkiye’nin AB’ye gireceğine inandıklarını görmüştüm.

O gün asla gelmedi, gelmeyecek.

Zaman zaman yaşanan AB-ABD gerilimleri sırasında ‘Türkiyesiz bir Avrupa’nın asla “Avrupa” olamayacağına da inananlardandım.

Nitekim, Almanya’nın AB dönem başkanı oluşu ile popülerliği artan Berlin Merkezli Düşünce Kuruluşu Avrupa Dış İlişkiler Konseyi’nin (ECFR) Moldova kökenli Geniş Avrupa programının direktörü ve rapor yazıcısı Nicu Popescu’nun son değerlendirmesini okuduğumda yukarıda belirttiğim inancım daha da pekişti.

Hadi daha ağırını söyleyeyim: Türkiye’siz Avrupa bir hiçtir, hiç olmaya da mahkumdur.

Gözlerini ‘Türk Kini’ bürümüşlerin bunu anlamasını da beklemiyorum.

Dönelim Nicu Popescu’nun raporuna, satırbaşları şöyle:

“Dağlık Karabağ’ın ihtilaflı bölgesi için altı hafta süren çatışmalardan ve başarısızlıkla sonuçlanan birkaç ateşkesin ardından Rusya, Ermenistan ile Azerbaycan arasında muhtemelen geçerli görünen bir anlaşmaya arabuluculuk yaptı.

Çatışmanın artık resmen yeniden donmasıyla, durum iki açık kazanan ortaya çıkardı: Avrupa Birliği kenarda otururken bölgede kaslarını kuvvetlendiren Rusya ve Türkiye oldu. AB kendi mahallesinde giderek önemsiz görünmeye başladı.

AB, bölgedeki stratejisini yeniden gözden geçirmediği sürece, diğerleri görev alırken gözlemlemeye mahkûm görünüyor.”

Neymiş?

Popescu’ya göre Kafkaslar AB’nin ‘kendi mahallesi’ imiş!

Satır başlarına devam edelim:

“Rusya’nın aracılık ettiği anlaşma, Ermenistan, Azerbaycan ve uluslararası toplumun on yıl önce sözde Madrid İlkeleri uyarınca makul bir uzlaşma olacağı konusunda anlaştıklarıyla çarpıcı bir benzerlik taşıyor.

Temel fark, diplomatlar veya politikacılar tarafından değil, askeri güç tarafından uygulanmasıdır.

Anlaşmanın bir parçası olarak Rusya, 2.000 kadar barış koruma görevlisini bölgede konuşlandırarak, Dağlık Karabağ’ın Ermenistan ile Rusya tarafından korunan bir kara bağlantısına sahip olmasını ve Azerbaycan’ın Ermenistan üzerinden Nahçıvan’daki Azeri kazılarına Rusya tarafından korunan iletişim hatlarına ve ulaşım bağlantılarına sahip olmasını sağlayacak.

Ancak Azerbaycan galip, Ermenistan da kaybeden görülse de durum her ikisi için daha karmaşıktır.

“Bakü için bu, bir zaferden çok bir Faust pazarlığı. Azerbaycan, daha önce Ermenistan tarafından işgal edilmiş olan Dağlık Karabağ çevresinde yedi bölgeyi geri aldı, ancak gelecekteki dış politikası ve güvenliği üzerindeki kısıtlamaları kabul etmek zorunda kalacak.

Uluslararası alanda Azerbaycan toprağı olarak tanınan bölgede Rus askeri varlığı ve Azerbaycan’ın Nahçıvan’daki dış bölgesine erişimini sağlayan Rus güvenlik personeli ile Moskova, aniden ülkede çok daha fazla güvenlik gücü elde etti.

Dağlık Karabağ şimdi daha çok Gürcistan’ın ayrılıkçı bölgeleri olan 2008’den önce Abhazya ve Güney Osetya’ya benzeyecek. Gürcistan’ın iki ayrılıkçı bölgesi, Rusya’nın iç siyaseti ve Gürcistan’daki güvenlik durumunu etkilemek için güvenlik sıcaklığını artırmasına veya düşürmesine izin veren jeopolitik olarak uygun çatışma bölgeleri oldu.

Azerbaycan artık kulübe katıldı. Kısa vadede, bu bir Azeri-Rus balayına yol açacak, ancak Moskova-Bakü ilişkilerinde gelecekte istikrarsızlık ve öfke kaynağı olabilir.

Bu arada Ermenistan, Dağlık Karabağ’ın bir kısmının fiilen kontrolünü elinde tutuyor ve Rus barış güçlerinin karaya konuşlandırılması, ülkeyi gelecekteki yangınlara karşı daha az savunmasız hale getiriyor.

Ancak sonuç olarak, Ermenistan kendisinin Moskova’ya olan yüksek bağımlılığını dramatik bir şekilde artırmış ve Ermeni kontrolündeki Dağlık Karabağ’dan geriye kalanların artık Rusya olmadan savunulamaz hale gelmesiyle çok daha zor durumda buluyor. Şimdi Erivan, Rusya’nın iç ve dış politikada acı verici tavizler vermeye daha da zorlanma olasılığıyla karşı karşıya.

“GERÇEK KAZANAN RUSYA VE TÜRKİYE”

Dağlık Karabağ üzerindeki son alevlenmenin gerçek kazananları, nihayetinde Türkiye ve Rusya’dır. Moskova, Ermenistan üzerindeki kontrolünün ve ülkenin iç ve dış politikasının vidalarını sıktı. Azerbaycan’da gelecekteki gelişmeler üzerinde çok daha fazla askeri ve güvenlik etkisine sahiptir.

TÜRKİYE GÜVENİLİRLİĞİNİ KANITLADI

Türkiye’nin de kutlama sebebi var. Müttefiki Azerbaycan, büyük ölçüde Türkiye’nin desteği sayesinde yedi bölgesini ve Dağlık Karabağ’ın bir kısmını yeniden aldı. Türkiye’nin (Rusya’nın aksine) müttefiklerini gerçekten destekleyen bir güç olarak inanılırlığı gibi Türk ordusu ve Türk yapımı insansız hava araçları da iyi tanıtıldı. Türkiye’nin cesur askeri manevralarına rağmen, Ankara ve Moskova’nın iyi koşullarda kalma kapasitesi sarsılmadan kaldı.

AB İÇİN İYİ DEĞİL

Yukarıdakilerin hiçbiri AB’nin kendi dış politikası ve uluslararası profili için iyiye işaret değil.

AB’nin daha geniş komşuluğunda dış politika oluşturma giderek askerileşti. Bölgedeki kilit oyuncular AB ülkeleri değil; Bunun yerine Türkiye, Rusya ve şimdi Azerbaycan, Güney Kafkasya’dan Suriye ve Libya’ya kadar cesur askeri harekatı başarıya giden verimli ve emin bir yol olarak görüyor.

AB, komşuluğunda gücünü kullanmak için neredeyse yalnızca diplomatik ve ekonomik araçlara odaklanmaya devam ettiği sürece, bu eğilim devam edecektir.

AB için bu ilgisizlikten hızlı bir çıkış yolu yok. Yine de askeri birlikler göndermekten ve kendisini çevresindeki her askeri karmaşaya sokmaktan yoksun, ileriye doğru başka bir olası yol var.

AB, doğu ve güney kanadındaki çeşitli ülkelerle askeri, istihbarat ve siber güvenlik ortaklıkları geliştirmeye başlamalıdır. Siyasi ve ekonomik etkisinin yanı sıra güvenlik alanında da nüfuz edebilecek bir güç haline gelmesi gerekiyor. Ancak o zaman, zamanla, AB’nin sesi en önemli olduğu yerde daha iyi duyulabilir.”

Geçmiş ola Bayım, Türkiyesiz Avrupa asla istediği güce ulaşamaz.

(Hamdi Yılmaz- Gazete Balkan/ foto: Getty Images aracılığıyla Aris Messinis / AFP)

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir