SERPİL YILMAZ & Bolluk ve Bereket

Azın yetmediği, çoğun artmadığı bir dönemde yaşıyoruz. Tüketim çılgınlığının zirvede olmasını teşvik eden reklamlardan kaçış yok. Her yerde bilinç altımıza çapa yapmaya devam ediyorlar.

Bir tarafta gelirinin, ihtiyaçlarını karşılamadığını söyleyenler. Diğer tarafta israf edilen her şey ve bunun belli bir alanı yok. Yiyecekten, giyime, katledilen, şiddete veya katliama uğrayan tüm canlılar, emeğin hiçe sayıldığı ve görmezden gelindiği, yoksulluğun pençesinde kıvranan insanlar.

Bütün bunları uzun süredir vardı zaten, üzerine bir de küresel salgının yaşamlarımızı alt üst etmesi de diğerlerine eklenince işler kontrolden çıktı. İnsanların aman çocuğum doktor, hemşire, öğretmen olsun hevesi de bir anda söndü.

Şimdi Covid-19 aşısı için yeni bir pazar oluştu ve hangi ülkeden gelen aşı daha iyi veya güvenlidir bu tartışılmaya başladı bile. İlaç sanayisinin iştahını kabartan bu aşı birilerinin yine cebini doldururken, bazıları için zulüm olacak her zamanki gibi.

Amann! Bu dünyanın derdi bitmez, biri biter, diğeri başlar.

Benim çocukluğumda sofradan kalkarken, ‘’Elhamdülillah, Allah Halil İbrahim bereketi versin” diyerek kalkılırdı. Ondan mı kazançlar bereketliydi bilmiyorum ama a’dan z’ye her şeyin bir değeri vardı o kesin.

Gelin size bir mesel anlatayım. Belki bilmeyenler vardır.

*Bir varmış, bir yokmuş

Çok eski zamanlarda Halil ve İbrahim adında iki kardeş varmış. Büyük kardeş Halil evli, İbrahim ise bekarmış. Çiftçilik yaparak para kazanan bu iki kardeş, babalarından kalan tarlayı birlikte eker tarladan topladıkları mahsulü de eşit olarak paylaşırlarmış.

 İki kardeş birbirini çok sever, birbirini üzmekten çekinirmiş. Büyük kardeş Halil, sabah erkenden kalkar “İbrahim benden küçük o fazla yorulmasın” diye düşünerek tarlaya gidermiş.

Küçük kardeş İbrahim ise, “Ağabeyim evli ve çocukları var onlara daha çok zaman ayırsın diye düşünerekten, erkenden kalkıp yola düşermiş.

Böylece iki kardeş, her gün birbirlerine haber vermeden evden çıkarlarmış, ancak ikisi de aynı anda tarlada olurmuş.

Halil; hayrola kardeşim, erkencisin, biraz daha uyusaydın, dermiş.

İbrahim; ağabey, uyku tutmadı, ben de erken gelip işe başlayayım dedim. Keşke sen biraz daha evde kalsaydın, diye cevap verirmiş.

Günler böyle geçip gidermiş…

Yine bir ilkbahar mevsiminde iki kardeş tarlalarına buğday ekmişler. Yaz gelince buğdaylar büyümüş, toplama zamanı gelmiş. İki kardeş bir sabah yine tarlaya gitmek için yola çıkıp akşama kadar çalışmışlar.

Akşam olunca da topladıkları buğdayları eşit olarak paylaşıp ambarlarına yerleştirmişler.

O akşam Halil, karısına; hanım, çok şükür tarla bol bol ürün verdi, bu seneyi çok rahat geçiririz. Buğdayı biz İbrahim’le paylaşıyoruz ama artık evlenme çağına geldi, düğün yapmak, ev kurmak masraflı. Kendi buğdayımı satıp para versem, biliyorum kabul etmez. Diyorum ki gizlice kendi ambarımızdan onunkine buğday boşaltalım. Böylece ona yardım etmiş oluruz. Sen ne dersin?

Karısı; çok iyi düşünmüşsün bey, diyerek onu desteklemiş.

Böylece Halil, her gece gizli gizli kendi payına düşen buğdaylardan çuval, çuval kardeşinin ambarına buğday boşaltmış.

Bu sırada küçük kardeşi İbrahim de “ben yalnız yaşayan biriyim, fazla masrafım yok, ama ağabeyim öyle mi ya? Onun çocukları da var, ihtiyaçları benden çok, “ben onlardan daha az buğday almalıyım” diye düşünüyormuş.

Ama ağabeyinin buna razı olmayacağını da bilerek, kendi kendine, “en iyisi o görmeden kendi ambarımdan onunkine buğday boşaltayım” diye karar almış.

Böylece İbrahim de her gece kendi buğdayından çuval, çuval ağabeyinin ambarına buğday taşımış…

Günler geçmiş, aylar geçmiş, ikisinin buğdaylarında da bir eksilme olmamış.

Bir gün büyük kardeş Halil karısına; hanım, bugün yine kardeşimin ambarına buğday aktardım ama “bizim ambar boşalacağına daha da doluyor” bu nasıl iş anlamadım demiş?

İbrahim ise olanlardan habersiz kendi hissesinden ağabeyinin ambarına buğdayları taşımaya devam ediyor ama ertesi gün kendi ambarındaki buğdayların daha da arttığını fark ederek bu duruma ve bir anlam veremiyormuş.

İki kardeş buğdaylarının azalacağının aksine artmasına bir türlü akıl sır erdirememişler…

Yüce Yaradan’nın Halil ve İbrahim’in birbirlerine yaptıkları fedakarlıkları, mallarına bereket vererek ödüllendirdiği dilden dile dolaşıp, insanların içine umud salmışlar…

Sonra ne mi olmuş!

İnsanlar birbirlerine “Allah Halil İbrahim bereketi versin” diyerek dua etmeye başlamışlar.

Gökten üç Elma düştü biri bana, biri bu yazıyı okuyana, biri de tüm insanlara bolluk ve bereket bahşetsin.

Bolluk ve bereketiniz daim olsun…

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir