Hamdi YILMAZ & “Dişi kurdun rüyaları”

Kimileri “Nobel Ödülü alması gerekmeyen bir kitap” demiş. Bir Ukraynalı “bu kitabı okumadan ölmeyin” tavsiyesinde bulunmuş. Sovyetler Birliği yamasının dikiş yerlerinden çatırdadığı bir dönemde yazılan, Almanca’ya “Kıyamet” adı ile çevrilen, Rusca adı “Cellet Kütüğü” olan ‘Dişi Kurd’un Rüyâları’ndan bahsetmek istiyorum bugün.

Bulabilirseniz hem Cengiz Aymatov’u ölüm yıl dönümünde anmış, hem de içinde bulunduğunuz haleti ruhiyeye uygun bir kitap okumuş olursunuz.

Günah, suç, ilahi adalet gibi insanın manevi hayatını ilgilendiren duyguların etrafında kurgulanan bir kitap. Kimilerine göre, dünyanın en güzel aşk hikayesi bu kitapta anlatılıyor, insana has yüce duygulardan bahsediliyor. Sizi Aymatov okurlarının değerlendirmeleri ile başbaşa bırakmak istiyorum.

“ANNE OLMAK o kadar yüce bir duygu ki, kitapta insan veya hayvan fark etmiyordu, bütün canlılar yavrularını aynı şekilde savıyordu. Bir annenin yavruları için her şeyi göze alabileceği, bir defa da bir dişi kurdun yüreğinden seslenilerek yazılması, ne etkili olmuş! Bozkırların Bilgesi, acımasızca hayvanları öldüren, Doğayı yok eden, hatta günümüzde insan hayatını hiçe sayan, Büyük İnsanlığa haykırıyordu eserinde…”

“ ‘Dişi kurdun rüyâları’ slogansız,derin bir çevre romanıdır da adeta, kirlenen Dünya’ya bir isyan, başkaldırıdır. Cengiz Aytmatov’un bu önemli romanında üç olay, birbirine, bazen paralel olarak, bazen iç içe gibi, bazen de sarmaşarak,yürütülmekte olduğu için, içimde bir polifoni müziği etkisi bırakmıştı.Ve sonuç belli, sonuç kalbimize, belleğimize varan bir mesajdı. Her üç paralel olayda da, kötülüğün ve çürümüş toplumun sergilenmesi esas yer almaktadır.

Birincisi, enfes bir anlatım ve duygusallıkla Aknar ve erkek kurdun maceraları. İkinci bölüm, Abdiasın gençleri uyuşturucu batağından kurtarmak istemesi ve hazin sonu.

Abdiasın sevgisini, sevgilisini tanımlanması nadir görünen bir tasvir örneği. Kitabı okurken ,Abdias keşke sevgilisine kavuşsa diye içimden geçirdim, ama Aytmatov’un

hemen hemen tüm eserlerini okuyan birisi olarak, yine hüzünlü bir son bulacağım  hissi bırakmıyordu beni. Dişi kurt Akbar ile Çoban Boston arasındaki gelişen olaylar, daha doğrusu trajedi çok etkileyici. Akbar’ın doğurduğu  tüm yavrularını insanlar yüzünden yitirmesi, yaşadığı bunalımlı günler ve tabiatının verdiği vahşilik… Kitabın sonunda yine hüzün var, yine gözyaşı var… Son bölüm ise kitabın can alıcı  aşk hikayesi. Ama hepsinde de ortak nokta Dişi kurt Taşçaynar ve Aknarın hakimiyetidir.

Rus devriminin sosyal etkilerini Kırgız kır yaşamıyla anlatan Aytmatov bütün olayları, kastettiğimiz gibi, bir kurt ailesinin kişiselleştirilmiş macerasıyla anlatılmıştır. Diğer kitaplarında  da olduğu gibi hikayelerle toplumun  geçmiş deneyimleriyle bugünkü olaylar arasında akılcı bir bağ kurulmuştur. İnsanın sorumluluk sahibi olduğunu sürekli hatırlatan bir kitap. Bence Aytmatov  bu kitabında yazarlığın zirvesine ulaşmıştır ve hatta bu roman, yazarın şaheseri diyebilirim. İnsanın bir oturuşta bitiresi roman. İlk okuduğumda kitabın bittiğine üzülmüştüm adeta… Bu kitabı  derya gibi algıladım.”

(14 Haziran 2011’de yayımlandı)

***

İKİ CENGİZ’İN KİTAP ADLARI

Bundan beş yıl önce 10 Haziran 2008 tarinde uğurladığımız Cengiz Aymatov, 12 Aralık 1928 tarihinde Kırgızistan’ın Talas eyaletinin Şeker köyünde doğdu. Babası Törekul Aytmatov, Sovyet Kırgızistan’ında seçkin devlet adamı idi, ancak 1937’de tutuklandı ve 1938’de kurşuna dizildi. Annesi Tatar kızı olan Nagima Hamziyevna Abdulvaliyeva ise tiyatrocuydu. Adı, Cengiz Han’dan esinlenerek konulmuştu.

Louis Aragon gibi edebiyat otoritelerinin “dünyanın en güzel aşk hikâyesi” olarak tanımladıkları Cemile adlı romanı ile üne kavuştu. Eserleri dünyada 151 dile tercüme edildi.

Dağlar Devrildiğinde, Toprak Ana, Cengiz Han’a Küsen Bulut, Kızıl Elma, Gün Olur Asra Bedel sadece isimlerine dikkatinizi çekmeye çalıştığım eserlerinden bazıları.

***

92 yaşındayken, 2 Ekim’de uğurladığımız Cengiz Dağcı ise Kırım’ın Kızıltaş Köyü’nde Akmescit`te ortaokulu bitirdikten sonra Kırım Pedagoji Enstitüsü ikinci sınıfında iken II. Dünya Savaşı patladı. 1941`de Ukrayna cephesinde Almanlara esir düştü.

O dönem Almanlara esir düşen Sovyet vatandaşı Türklerin dramı ayrı bir hikaye ve Türkiye’nin yüz karası bir olaydır. Yahudileri bile bağrına basan Türkiye Stalin’in hışmından tırsmış ve “ben Türküm dediği” için Türk elçiliklerine götürülen 150 kadar insana sahip çıkmamıştır. Bunların bir kısmını Mısır, bir kısmını da İngiltere almıştır. İşte Cengiz Dağcı bunlardan biridir. Daha sonraki Türkiye’ye gitme talebi dahi reddedilmişti. Son 15 yıldır muhtelif defalar davet edildiyse de, bu sefer o gitmedi. Lokantacı olarak başladığı ikinci hayatını dünya devi bir romancı olarak tamamladı..

Korkunç Yıllar (1956), Yurdunu Kaybeden Adam (1957), Onlar da İnsandı (1958), Ölüm ve Korku Günleri (1962), O Topraklar Bizimdi (1966), Dönüş (1968), Genç Temuçin (1969), Badem Dalına Asılı Bebekler (1970), Üşüyen Sokak (1972), Anneme Mektuplar (1988). Bunlar da Dağcı’nın romanlarından bazılarının adıdır.

Biz Türkiye’de yaşadıkları halde dünyada hatırı sayılır bir romancı çıkaramadık. Ama Cengiz Dağcı, Türkiye’yi hiç görmediği halde Türkiye Türkçesi ile yazarak dünyaya kendisini kabul ettirdi.

Dağcı’nın naaşı, Türkiye’nin girişimleri ile Kırım’a götürürülmüştü. Dağcı’nın 67 yıllık vatan özlemi bağrına girdiği Kızıltaş Köyü toprağı ile dinmiş olmalı.

Bırakın kitaplarını okumayı, iki Cengiz’in kitap adlarını olsun harmanlayarak okusak, ortaya ne çıkar.. Nur içinde yatsınlar.

(Bu yazı 22 Mayıs 2013 tarihinde yayımlanmıştır)

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir