HAMDİ YILMAZ & Altmış yıl evvel yaptığımız tekstil ve turizm tercihin sonuçları

“Altmışlı yılların başlarındaki en büyük tartışma Türkiye’nin dış ticaret açığını kapatmak, bütçesini denkleştirmek ve ekonomik hayatını başka ülkelerin gölgesinde sürdürmekten kurtarmak için öncelikle sanayii ürünleri imalatına mı yoksa turizme mi yatırım yapılması gerektiği üzerinde yürütülen tartışmaydı.

Sanayii lehine bir millî mutabakat sağlanmak üzere olduğu (O günlerin basınında yer alan haberlere göre Dünya Bankası cıvata imaline hasredilmek üzere kredi vermeyi reddediyor, lüks bir otelde kullanılmak üzere pahalı porselenlerin ithaline yarayacak krediyi seve seve Türkiye’ye takdim ediyordu.) fark edildiğinden olsa gerek, nasıl olduysa oldu, el çabukluğuyla turizm lehine milletçe intibak sağlanmış gibi bir durumla karşılaşıldı.

Bu durumu husule getiren kimdi? Parmakla gösterilir gibi değil. Aradan kırk yıl geçti. Sonuçta Türkiye’nin dış ödemeler dengesine ağırlıklı olarak tesir eden meşru (!) kalemler ikiye indirgendi: Tekstil ve turizm. Bu iki kalem hem işleyiş süreçleri ve hem de etki uyandırma potansiyeli itibariyle tamamen dışardan, Türkiye’nin dışından kontrol edilebilir özellikteydi.” (İsmet Özel’in ‘Millî mutabakat mı, milletçe intibak mı?’ başlıklı 3 Nisan 2001 tarihli yazısından).

Altmış yıl evvel “Millî mutabakat” politikası rafa kaldırılarak uygulanan ve başarılı kılınan “Milletçe intibak” politikasının bugün de nasıl uygulandığını görüyorsunuz.

Turgut Özal ile birlikte turizme yüklenirken, o günün şartlarında kıt olan ülke kaynaklarını bu uğurda seferber ederken de heyecanlıydık.

1990’lı yılların ikinci yarısında AB ile Gümrük Birliği Anlaşması yaparken verdiğimiz akıl almaz tavizlerin ana gerekçesi “Türk tekstilinin önünü açmak” kararıydı.

Gördük filmin sonunu.

Bari bir kâr zarar muhasebesi yapan çıksa. Ne kazandık ne kaybettik?

Halen yaptığımız ihracatın yüzde kaçı ithal ürünlere dayanıyor? Bilmeyen, konuşmayan var mı?

Paradan para kazanma devri durakladığından şimdilerde küresel çete hammaddeye yöneliyor ve tekeline geçirmeye çalışıyor. Topun ağzında da petrole dayalı sünger hammaddesi var.

İşadamları arasında konuşulana bakılırsa, bırakın ihracatı Türkiye’nin iç piyasa ihtiyacını karşılamak için 11 adet PETKİM’e daha ihtiyacımız varmış!

Özel sektör böyle pahalı ve altından kalkamayacağı yatırımlara girer mi?

Görünen köy kılavuz istemez, girmez!

Cumhuriyetin kuruluşundan altmışlı yılların sonuna kadar parasını portakal domates satarak ödediğimiz sanayi tesislerini herkes biliyor.

Öyleyse niye o sektörü ihmal ettik?

Halen de ihracı için ithalata bağımlı olmadığımız sektörlerin başında gelmiyor mu meyve sebze sektörü?

3 milyar dolar civarındaki meyve sebze ihracatımız, girdisinin yüzde 70’i ithalata bağlı olan sektörlerde yapacağımız 10 milyar dolarlık ihracattan daha kıymetli mi değil mi?

Madem küresel salgın dünyayı değiştirecek, dönüştürecek, o zaman asla ihmal edilemez savunma sanayinin dışındaki rotamız nasıl olacak?

Bunlara kafa yoranımız var mı?

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir