HAMDİ YILMAZ & Gönül Dağı Sohbetleri -1

Romanya’nın başkenti Bükreş’e 570 kilometre mesafedeki Arad kentinde gazetemizi önüne koyduğum genç (iş adamı) evirip çevirip, en azından başlıklarını okuduktan sonra, “Vay anasına Bükreş’te neler oluyor da haberimiz yok” demişti.

Yine de bir abone parasını çok görmüş, eğip büküp “Ben sizi sonra ararım” demişti.

Önceleri inanırdım, gerçekten arayacaklarını sanırdım.

Böylelerinden biri tam yedi defa kapısına getirtmişti beni. Sonraları bir STK’da yönetici oldu. Doğal olarak samimi olduk. Hatırlattım kendisine, “Ne bileyim Ağbi, ‘ajan fjlan’ diyorlardı senin için” dedi.

Ankara’dan gelen bir bürokrat onuruna verilen yemekte 50 kişilik masanın bir ucundan diğer ucuna bağırıyordu, “Gelecek sefere Bükreş’e Bakan olarak gelirsin İnşallah Genel Müdürüm!” diye bağırıyordu. Sonraları kaçak altınla Bulgaristan’da yakalandı bir süre hapis yattıktan sonra Romanya’yı da terk etti.

Ben Rumen marketlerinin tereklerinde bu kişinin ürettiği ürünü arkalardaysa aldım öne çıkardım. “Türk insanının emeği var, Türk’ün sermayesinin ürünü” diye düşündüm.

Yine Bükreş’e uzaklarda bir bölgede villa tipi turistik otel işletmeciliğine sırf Türk oteli diye gitmiştik. Villaların ortasındaki yüzme havuzunun kenarındaki masaya oturup konuşmuştuk. Telefonunun sesine Ezan sesi yüklemiş, biri aradığında telefon volümü yüksek ezan sesini aniden çıkartınca havuzda yüzen kadınların ürperip irkilerek doğrulup ne olduğunu anlamaya çalıştıklarını görmüştüm.

Normal sohbet sırasında turizm üzerine mangalda kül bırakmayan zat, abone talebimi “Valla Otel benim değil Hanım’ın (Rumen)” diyerek geri çevirmiş, yediğimiz yemeğin parasını “sabah yatak parası ile birlikte ödersiniz diye almamış, cebimdeki paranın yetip yetmeyeceğini bilmediğim için birkaç defa üstelediğim oda fiyatını “dert etme kolay sabah hallederiz” diye söylememiş, sabah olunca da kayıplara karışmış, bir yıllık abone parasının yarısını Rumen resepsiyon memuruna ödemek zorunda kalmıştık.

Amsterdam’dan Rotterdam’a telefonla 100’er Florinlik reklam için anlaştığımıza güvenip cebimdeki son 25 florini tren parası vererek gittiğimde yan yana iki tamirciden ilki kendilerinden olmadığımı anladığında diğerine kaş göz işareti ile “reklam vermeyelim” demeye çalışırken, 65 yaşındaki düz Anadolu insanı dayanamamış, “Bu da Müslüman, ekmeğinin peşinde koşuyor. Hem telefonda söz verdik” demişti.

Karış karış dolaştım Romanya’yı.

Bir dostum sen “250 bin metrekare yüzölçümü olan ülkede tek tek Türk arıyorsun” demişti.

Uzatmayayım, böyle nicelerini gördük. Böylesi anılarım ciltlerce kitap doldurur.

Yanlış anlaşılmasın, kimse bizim gazetemize abone olmak veya reklam vermek mecburiyetinde değil.

Gazetemize reklam vermeyen, abone olmayan nice değerli insan tanıdım, kendilerine saygı duydum. Hiçbiri bunlar gibi iki yüzlü, riyakâr ve sinsi değildi.

Kendilerinden olmayandan bir bardak suyu bile esirgeyen, (Propaganda için yaşadıkları ülkelerde hayır hasenat işi yaptıklarına, veli nimetleri ABD’li politikacılara milyon dolarlık seçim bağışında bulunduklarına bakmayın) bu insanların ne Türk ne Müslüman olduklarına ne de insanî duygu kırıntısı taşıdıklarına asla inanmadım.

Onlar beni her zaman tanıdı, ben de onları.

Türk Milletinin içine ayrık otu gibi kök saldıkları günler geride kalsa, deşifre olmuş küresel güç taşeronu şeyhleri sümüklü mehdi bozuntusunun donunu koklama günleri artık mümkün gözükmese, bunları adam sanarak peşlerine takılan masum binlerce insan onlardan uzaklaşsa da hâlâ daha koca koca insanların kendi kendilerine bir FETÖMETRE geliştirememiş olmalarını anlamakta zorlandığımı itiraf etmeliyim.

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir