HAMDİ YILMAZ & Gönül Dağı Sohbetleri-2

İlk yurt dışına çıkışım, 2 Şubat 1992 tarihinde Ankara Esenboğa’dan olmuştu. Havaalanı kültürümüz olmadığından erken gelmiştim. O zamanlar uçağa geçiş için küçük bir bekleme salonu vardı.

Baktım, daha iki saat var. Salonda uzun saçlı bir genç ile bir başka kişi oturuyor. Başka da kimse yok.

X-raydaki polise, “Burada iki saat nasıl geçer?” dedim. Pasaportta gazeteci yazdığını görmüştü, “Sen bizden sayılırsın, çık yukarı kafana göre takıl, vakti gelince dön” dedi.

Elimdeki fotoğraf makinası çantası ile sporcu çantası gibi içinde iki üç kıyafet bulunan çantayı uzun saçlı gence emanet ederek çıktım yukarı.

Ahmet’ti adı, çanta emanet edecek öz güvene sahip oluşuma şaşırmış, dönüşte mesleğimi sormuştu. Gazeteci olduğumu öğrenince “Seni bana Allah gönderdi” deyip, kardeşine vize alması için kaptırdığı 8 bin markın hikâyesini anlatmıştı.

O zamanlar “Rüşvetin belgesi mi olur .ezevenk?” sözü modaydı. “Telefonda adama 8 bin mark verdiğini teyit ettirebilir misin?” diye sordum. Anlaştık, uçakta yan yana oturduk. Frankfurt’ta gidiyorduk.

Kızılay’dan Maltepe’ye doğru soldaki ikinci binanın ikinci katında almıştım uçak biletini. “Almanya’ya ne zaman uçak var?” şeklindeki sorumu “Yarın Frankfurt’a var” diye cevapladı satıcı. Berlin veya başka bir Alman şehrine dese yine alacaktım. Nasıl olsa hiçbir şehirde karşılayanım olmayacaktı.

Ahmet, Yozgatlıydı, Endüstri Meslek Lisesi mezunuydu. Ford fabrikasında çalışıyordu. Ben de Teknik Öğretmen olunca o zamanın kültürüne göre az çok öğretmeni sayılırdım. Hayat hikâyesini anlattı. İsviçre sınırından köpekli polislere rağmen nasıl Almanya’ya girdiğini filan. Çoğu Türk hikâyeleri gibi yaşanmış ama yazılmamış, filmi çekilmemişti. Alman bir kadınla oturum amacıyla evlenmiş ama askerlik günü sayıyor gibi gün sayıyordu. İki yıl sonra boşanabilecekti.

Frankfurt’a yaklaştıkça beni bir sıkıntı bastı. Saat 22:00 suları.. Ahmet “Beni almaya Ablam gelecek” dedi. Beni yollarının üzerinde uygun bir otele bırakmalarını rica ettim. Uzatmayayım, bırakmadı. Yurt dışındaki ilk hatta ilk iki gecemi Ahmet’in evinde geçirdim.

Bir aylık vize süresi bitip Ankara’ya dönüp yeniden vize alarak Almanya’ya yöneldiğimde bilinçliydim ve Düsseldorf’a bilet almıştım.

Düsseldorf’a o zamanlar akşam saat 22:00’den sonra uçak inişi yasaktı. Bagaj alıp çıkınca bir kafenin önüne oturdum. Herkes gitti, alan kapanmak üzereydi. Şehir neredeydi, ben neredeydim filan düşünürken, benim yaşlara yakın biri daha geldi oturdu yanıma.

İstanbul’da pasaport kuyruğunda beklerken o birkaç kişi önümdeydi o vesileyle göz aşinalığım vardı.

Tunceliliydi, Kırıkkale’de öğretmenlik yapmıştı. Kardeşi gelip alacaktı, onu bekliyordu. Dortmund’a gidecekti.

Bu sefer de O’na rica ettim, acaba geçerken beni yol üzerinde bir otele bırakabilir miydi? Olur dedi. Kardeşi geldi yola çıktık.

Şehir bitti, etrafta ışık gözükmez olunca yeniden hatırlattım.

“Otel olur mu, bizim eve gideceğiz” dedi. Gittik, o gece Tunceli’de deprem olmuş, annesi akrabalarını merak ediyor, ağlayıp duruyordu.

Ertesi günü beni kardeşi ile tren istasyonuna gönderdi. Amsterdam’a gidecektim. Yarına tren bileti bulabildik. Yeniden eve döndük. Böylece ikinci yurt dışına çıkışımın ilk iki gecesini de Tuncelili ailenin misafiri olarak geçirdim.

19 Mart 1992 akşamı saat 21:00 sularında Amsterdam tren istasyonunda indiğimde, istasyon önünde rastladığım Karamanlı gence uygun bir oteli nerede bulabileceğimi sordum. Delikanlı kendisinin turist (kaçak-Hollandalılar çıkarları için göz yumuyorlardı) olduğunu, kalabalık bir evde kaldıklarını belirterek, beni evlerine götüremediği için abartmıyorum benden onlarca defa özür dilemişti. Sanki beni evine götürmek mecburiyeti varmış gibi.

Ertesi günü üç saat yürümeme rağmen bir Türk işyeri göremeyince, yine nerede Türk iş yeri bulabileceğimi sorduğum bir başka Karamanlı genç, amacımı öğrendikten sonra ona uygun bir tercümana götürdü beni. Üstelik tercümandan çıkarken benim yerime para ödemeye kalkmıştı.

Düsseldorf’ta Ağrılı bir charter uçak işletmecisinin Denizlili dönerci dükkanına “Mehmet Abi 10 bin mark var mı acil uçak kaldıracağım, yarın veririm” diye daldığını ve aldığını gözlerimle gördüm.

Uzatmayayım, böyle onlarca örnek sıralayabilirim. Her birinizin benzer yüzlerce hikâyesi vardır.

Bugün bunlar olabiliyor mu? Oluyor mu?

Zaman zaman bunları anlattığım insanlarımıza soruyorum. Olumlu aldığım cevap hiç yok.

FETÖ, iki yüzlülükleriyle, riyakâr davranışlarıyla, sinsilikleriyle, çıkarcılıklarıyla, güvensizlikleriyle bu güzel hasletlerimizi yok etti. Milletin içine ayrılık tohumu ekti, insanlarımıza samimiyete güvenmesini unutturdu. Milletin çocuklarını milletten kopartarak koyun gibi güttüler, hayatın doğal akışından koparttılar, kendi çıkar dünyalarının yolcuları haline getirdiler.

Utrecht Üniversitesi’nden Hollandalı bir profesör bana, “Türkler kültürlerini heybe gibi sırtlarında taşıyorlar. Ama bir gün gelecek, yorulup o heybeyi atacaksınız” demişti.

Hayır hayır atmayacağız!

O heybede Kıyamet’e kadar bize yetecek azığımız var, nasıl atalım?

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir