KAYBOLAN CENNET, ADAKALE – 14

OSMANLILAR ARASINDA

Gheorghe Bob şimdi emekli (2009) bir yaşlı, 1942’de, tam Birinci Dünya Savaşı sırasında doğdu: “Alarm çaldığında, ben bir Asma çubuğunun altına saklanıyor ve elimde sopadan bir silah ile savaş uçakları vuruyordum” diyor savaş hatıralarında.

Babası ne yazık ki savaştan dönmedi. Bu yüzden annesi bütün topladıklarını ve oğlunu Mehedinti vilayetine taşıdı. 1949’da ikisi anne ve oğul, bir kayakla Ada-Kaleh’in limanına ayak basıyordu.

Her ikisi de bir teyzede soluk aldılar. Savaşta büyüyen Bob’un kalbi nihayet bu Ada’da sakinliğin ve huzurun ne olduğunu anlamış oldu. Topraktan, “Aslan ağzı” adlı bir çiçek büyüyordu yaz gelince. Ada’da çoğunluk Türklerden ibaret idi. Birkaç Romen ailesi de buraya çok güzel entegre olmuş, birlikte çok “bayram” kutladıklarını sevinçle hatırlıyorlar.

Gheorghe Bob, bunları aktarırken gözleri gülüyordu resmen “Bizde bayramlarına davetliydik ve gidip ev sahibinin elini öpüyorduk. Üç ayaklı sofraları da doluydu. Baklavalardan tutun, börekler, kekler, kuru pastalar ve meyveler. O tavaları izlerken sanki bir tabloda çizilmiş bir resim gibiydiler” diyor.

Gheorghe Bob, Sünneti bile anlatıyor: “Aynı Yahudiler gibi, erkek çocuklar yüksek dantelle dolu bir yatağa yatırılıp, uzun bir gömlek giydirilip, onlar sünnet ediliyordu. Bütün bunları yapan hoca idi. Bütün insanlar Cami’de toplanıp o çocuk için dua ediyorlardı.”

CENNET KÖŞESİ

Gheorghe Bob, cennetten bahsediyor: “Her akşam ziyaretlere gidiyorduk. Aileler birbirleriyle her akşam görüşmeden duramazlardı. Ellerinde fenerle, yaşlı kadınlar bir evden diğer eve geçiyorlardı. Ada’da yaklaşık 200 aileydik ve bir düşünün 20 senede her eve girdim. Kültür Merkezinde haftada 3 sefer film veriyorlardı. Bu film salonunda bile, hangi sandalyede hangi aile oturacağını biliyordun. Güzel ve aynı zamanda kişisel, özel bir olay bu. Eğer akşam komşu ziyaretine gitmeyen var olsaydı onu kesin Ehat’ın kahvehanesinde bulacaktın. Oh, Şimdi hiçbir yerde bulmazsınız fakat, kızgın kumda yapılmış kahveyi keşke bir içebilseydiniz. Kayakçı Halim, Romen toprağından süt getiriyordu. Kardeşi de Mustafa, ateş için odunu temin ediyordu. Adacılar, çeşitli mallar karşılığında, mal getiren turistlere reçeller veriyorlardı.”

CENNET’TE KOMUNİZM

Gheorghe Bob, 1951’de Komünistler tarafından yapılan mecburi göçmeleri de üzülerek anlatıyor: “Ada’da zengin bir Ali Kadri vardı. Tütün fabrikası ona aitti. Ona ‘gavur’ dediler ve onu Baragan’a zorla götürdüler (Ada’ya yakın bir bölge). Ne yazık ki Adacılar Sırplara geçme suçundan yakalanırken oradan alındılar ve başka bir tarlanın ortasına bırakıldılar. Ada’ya döndüklerinde, çuval dolusu hindi, kaz ve mısırla gelmişler.”

Çok nadir bir hatıra daha yine Gheorghe Bob’dan geliyor: “Stalin yoldaşın yüzü Adacılarda büyük bir önem taşıyordu. Diktatör öldüğünde, Bütün büyük, küçük Türkler, Kültür Merkezinde toplanıp, ağlamaya başladılar.

Çocukların babası öldü diye ağlamalar. Bizler çocuklara o zamanlarda söylenilen bir şey vardı. Eğer Stalin ölecekse, bizler de kaybolacaktık. Ada’da dört sınıflık bir okulumuz vardı. Romen öğretmenleri getirildi ve hocalar Türkçe Din dersleri veriyordu. Komünistler onu da hapse aldılar. Öğrencilere o zamanlarda bile, birer simit ve bir bardak süt veriliyordu. Ulusal Romen bayramlarında, öğrenciler 1 Mayıs veya 23 Ağustos için bayram pankartları hazırlıyorlardı. Büluğ çağı döneminde, Müslüman gençlerle birlikte ‘Gençlerin Perşembe’sine birçok sefer gittim. Disko türü, gençlerin müzikli dans edebilecekleri yerdi.”

Bob, 26 yaşına geldiğinde, Bükreş’te bir fabrikada çalışmak üzere oradan ayrılıyor. Zaten yavaş yavaş Portile de Fier hidrosantral çalışmalarına başlanmıştı bile. Gheorghe Bob Türklerle 20 seneyi paylaştı. Bir daha onları göremeyeceğini biliyordu… Fakat bütün o güzel çocukluk dönemini bu güzel insanlara borçlu… Bakın bu güzelliklere karşı nasıl borcunu ve beki de minnettarlığını ifade ediyor… Bunları yaparken de güzel sıfatlar kullanıyor…

AÇIK YÜREKLER

Ada’da yaklaşık 200 aile vardık. Söylediğim gibi her eve girdim. Fakat şimdi Bükreş’te 1968’den bu yana dört katlı bir blokta yaşıyorum ve hiçbir eve davet edilmedim.

BÜYÜK KALPLER

“Çocukken, evden para her zaman almıyordum. Böylece Kahvesi olan Ehat Bey’e kadar gizlenerek kaçıyorduk. Ehat Bey bizlere film bileti için 1 ley veriyordu. Ben de film bileti alıyordum.”

MİNNETARLIK

“Mutluyum ve Allah’ıma şükür ediyorum o insanları tanıdığıma, onlarla yaşadığıma. Cennet köşesinde, apayrı insanlar ile çocukluğumu yaşadım. Ada-Kaleh’in Türk insanları. Sulardan doğan bir toprakta ve ne yazık ki, yine sularda kaybolan bir toprak haline geldi.”

TUNA ALTINDA “BOĞULANLAR”

“1968’de Romen askeri, Ada’nın parkında askerlerin yaptıkları egzersizleri filme çekiyorlardı. Tam Miskin Baba’nın mezarı yanında. Hangi amaçla bilmem. Kesin olan, tankları, ateşleri ve bombaları getirdiler, patlattılar. Yerlilerin sayısı az kalmıştı. Bu yüzden boşaltılan evleri rahatlıkla vurabiliyorlardı. Hidrosantral yapımı başlatıldı. Ada- Kaleh’i sular altına bıraktılar. Komünistler bazılarına, Turnu- Severin’de devlete ait evlerden verdiler. Bazıları mallarını satıp, ceplerinde parayla Türkiye’ye gittiler. O zamanki Türkiye Cumhurbaşkanı ve Çavuşesku arasında anlaşma vardı. Buna göre, Türk mahallesinde Ada- Kaleh’cilere evler verildi. 1969’da en son Adayı ziyaret ettiğimde, Ada’nın sadece üst bölümünü buldum. Yüksek binalara dinamit konularak patlatıldılar. Geçen gemileri rahatsız etmesin diye.

YARIN, TÜRKLER ANLATIYOR

İLMİA SÜLEYMAN

0 Paylaşımlar

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.