İlmia Süleyman Kılıç & Bir Mirasın Yeniden Nefes Alışı
Son dönemde — ya da belki de benim geç kalmış bir keşfim bu — gençlerin kalbinde yankı bulan yeni bir ses dolaşıyor ortalıkta. Psikedelik desen psikedelik değil, Anadolu rock desen sadece rock da değil… Ama kökü çok tanıdık. Toprağın altından geliyor sanki. Bildiğimiz, ezbere bildiğimiz, çocukluğumuzdan beri kulağımıza çalınan türküler bunlar. Sadece üzerlerindeki elbise değişmiş.

Bağlamanın yanına gitar iliştirilmiş, davul eklenmiş, bazen bir synthesizer sessizce araya sızmış. Ama duygu? Aynı duygu. Acı aynı acı, hasret aynı hasret. Yalnızca anlatım dili çağın ruhuna biraz daha yaklaşmış. Ve itiraf etmeliyim ki… çok yakışmış.
Türküler bizim ortak hafızamız. Dedemizin sesi, ninemizin gözyaşı, annemizin mırıldandığı bir ninni. Mirasımızdır türkülerimiz. Öyle vitrine konulacak, tozlanmaya bırakılacak bir miras değil; yaşatılması, söylenmesi, yeniden yorumlanması gereken bir miras. İşte bu yeni akım tam da bunu yapıyor. Geçmişi inkar etmeden, ona saygıyla eğilerek bugüne sesleniyor.
Belki de bu yüzden gençler bu kadar sahip çıkıyor. Çünkü bu şarkılarda hem kendi isyanlarını buluyorlar hem de farkında olmadan kökleriyle bağ kuruyorlar. Bir elektro gitar solosunun ardından gelen o tanıdık sözler var ya… İnsanın içini titretiyor. “Ben bu hikayeyi biliyorum” dedirtiyor.
Kimi zaman “özünden koparılıyor” diye burun kıvıranlar çıkıyor elbette. Oysa türkü dediğin canlıdır. Zamanla değişir, başka seslere karışır. Eğer hâlâ söyleniyorsa, hala bir gencin kulaklığında yer buluyorsa, bu kayıp değil; aksine kazanımdır.

Belki de mesele şu: Türkülerimiz nihayet yeniden nefes alıyor. Sadece geçmişi anlatan birer hatıra olmaktan çıkıp bugünün duygularına da tercüman oluyor. Ve ben buna üzülmek yerine sevinmeyi tercih ediyorum.
Çünkü miras dediğin şey, kilit altında saklanmaz. Paylaşıldıkça çoğalır. Ayrıca, bu toprakların hafızası bir kez daha kendini hatırlatıyor.

