Ana Sayfa / Türkiye / ECFR’DEN ÇİRKİN TÜRKİYE RAPORU

ECFR’DEN ÇİRKİN TÜRKİYE RAPORU

20 Eylül 2026 09:19
ECFR’DEN ÇİRKİN TÜRKİYE RAPORU
Tahmini okuma süresi: 0 dakika

Dil Seçin

Haberi Rumence okuyun

 *Aslı Aydıntaşbaş ve Evren Balta’nın Alman Stiftung Mercator’un desteğiyle hazırladığı raporda, Avrupa Birliği’nin Türkiye’yi karar masasının dışında bırakarak askerî, ekonomik ve diplomatik gücünden yararlanması öneriliyor

Hamdi Yılmaz / Gazete Balkan

Avrupa Dış İlişkiler Konseyi (European Council on Foreign Relations–ECFR), Türkiye’nin Avrupa ve Batı sistemi içerisindeki geleceğine ilişkin dikkat çekici bir politika raporu yayımladı.

Aslı Aydıntaşbaş ve Evren Balta’nın ortak imzasını taşıyan rapor, küresel fonlarla yürütülen yeni bir Türkiye mühendisliğini ortaya koyuyor: Türkiye’nin Avrupa Birliği adaylığının resmen sona erdirilmemesi, ancak üyelik müzakerelerinin de yeniden başlatılmaması öneriliyor.

“An outsider within: The paradox of the Europe-Turkey relationship” başlıklı raporda Türkiye, “embedded outsider”, yani Batı sistemine gömülü fakat karar merkezinin dışında bulunan bir aktör olarak tanımlanıyor.

Raporun önerdiği modelin özü ise Türkiye’nin Avrupa Birliği üyeliğinden doğacak temsil ve karar haklarına sahip olmadan; askerî gücü, savunma sanayisi, coğrafi konumu, diplomatik bağlantıları ve göç yolları üzerindeki etkisiyle Avrupa’nın çıkarlarına hizmet eden kullanışlı bir dış ortak hâline getirilmesine dayanıyor.

MERCATOR DESTEĞİYLE HAZIRLANDI

ECFR tarafından 16 Eylül’de yayımlanan raporun sonunda, çalışmanın kurumun “Re” projesi kapsamında hazırlandığı ve Alman Stiftung Mercator’un mali desteğiyle mümkün olduğu açıkça belirtiliyor.

Ancak Stiftung Mercator’un bu rapor için ne kadar kaynak ayırdığı, yazarlara ne kadar ücret ödendiği ve çalışmanın toplam maliyeti açıklanmıyor.

Stiftung Mercator’un kamuya açık proje kayıtları, vakfın ECFR ile yüz binlerce avroya ulaşan bütçeler üzerinden çalıştığını gösteriyor. Vakfın 2026 yılı kayıtlarında ECFR’ye ait iki yıllık farklı projeler için 335 bin 296 avro ve 875 bin 493 avro tutarında destekler bulunuyor.

Bu rakamlar doğrudan Türkiye raporuna ait değil. Ancak ECFR ile Stiftung Mercator arasındaki ilişkinin küçük çaplı bir yayın desteğinden ibaret olmadığını, geniş bütçeli ve uzun vadeli projeler üzerinden yürütüldüğünü ortaya koyuyor.

Türkiye’ye nasıl bir rol biçileceğini tartışan raporun finansmanında bir Alman vakfının bulunması ise çalışmanın siyasi yönü kadar mali arka planını da önemli hâle getiriyor.

ADAYLIK KALSIN, MÜZAKERELER UYUTULSUN

Raporun Türkiye açısından en dikkat çekici önerisi Avrupa Birliği üyelik süreciyle ilgili bölümde yer alıyor.

Aydıntaşbaş ve Balta, Türkiye ile tam üyelik müzakerelerinin yeniden başlatılmasını gerçekçi bulmuyor. Bununla birlikte adaylık statüsünün tamamen sona erdirilmesine de karşı çıkıyor.

Önerilen formül, Türkiye’nin adaylığının hukuken korunması fakat siyaseten uyutulması anlamına geliyor.

Buna göre Türkiye, kâğıt üzerinde AB’ye aday ülke olarak kalacak ancak tam üyeliğe ulaşmasını sağlayacak müzakere süreci işletilmeyecek. İlişkiler; üyelik yerine savunma, ticaret, enerji, göç, vize, Ukrayna, Karadeniz ve Suriye gibi alanlarda yapılacak ayrı anlaşmalar üzerinden sürdürülecek.

Yazarlar, bu ilişkinin “imtiyazlı ortaklık” olarak adlandırılmasını da istemiyor. Çünkü bu kavramın Türkiye’de tam üyelik kapısının kapatılması ve ülkenin ikinci sınıf bir statüye düşürülmesi şeklinde algılanacağı belirtiliyor.

Ancak isimden kaçınılsa da önerilen modelin özü değişmiyor: Türkiye Avrupa’nın siyasi çekirdeğine alınmayacak, fakat Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu alanlarda iş birliği yapması sağlanacak.

TÜRKİYE KARAR MASASININ DIŞINDA KALACAK

Rapor, Türkiye’nin Avrupa Birliği’nin siyasi çekirdeğinin dışında kalacağını açık biçimde ifade ediyor.

Buna karşılık Ankara’nın NATO planlaması, Ukrayna ve Karadeniz güvenliği, savunma üretimi, ticaret, enerji, göç, hareketlilik ve Suriye politikalarında Avrupa ile daha yakın çalışması öngörülüyor.

Başka bir ifadeyle Türkiye’nin askerî, ekonomik ve diplomatik imkânları Avrupa sistemine bağlanacak ancak Türkiye, bu sistemin siyasi kararlarını alan ülkeler arasına kabul edilmeyecek.

Türkiye’den Avrupa’nın yaptırım politikalarına daha fazla uyum göstermesi, daha öngörülebilir hareket etmesi ve üzerinde anlaşılmış kurallara bağlı kalması istenirken; Türkiye’nin Avrupa pazarına, sermayesine, teknolojisine ve savunma sistemlerine erişiminin de şartlara bağlanması öneriliyor.

Bu yapı, eşit üyeler arasındaki bir ortaklıktan çok, Avrupa’nın elindeki ekonomik ve teknolojik araçları Türkiye üzerinde baskı unsuru olarak kullanacağı kontrollü bir ilişki modeli görüntüsü veriyor.

YENİ FORMÜL: YÖNETİLEN BAĞIMLILIK

Aydıntaşbaş ve Balta, önerdikleri ilişki modelini “managed interdependence”, yani “yönetilen karşılıklı bağımlılık” kavramıyla açıklıyor.

Rapora göre Türkiye güvenliği bakımından NATO’ya, ihracatı için Avrupa pazarına, sanayi yatırımları için Avrupa sermayesine ve savunma sanayisindeki ileri projeler için Batı teknolojisine ihtiyaç duyuyor.

Avrupa’nın ise Türkiye’nin askerî kapasitesine, savunma sanayisine, coğrafi konumuna, göç yolları üzerindeki etkisine ve Avrupalı ülkelerin doğrudan iletişim kuramadığı aktörlerle geliştirdiği ilişkilere ihtiyacı bulunuyor.

Ancak rapor, bu karşılıklı ihtiyacı eşit bir ortaklık kurmak için değil, Türkiye’nin hareket alanını Avrupa çıkarları doğrultusunda yönlendirecek bir araç olarak ele alıyor.

Yazarlar Avrupa’ya, Türkiye’nin bağımsızlığını ortadan kaldırmaya çalışmamasını; bunun yerine Ankara’nın bağımsız hareket etme kapasitesinden yararlanmasını öneriyor. Rapordaki ifadeyle amaç, Türkiye’nin özerkliğinin Avrupa’ya “maliyetinden daha fazla kazanç sağlaması”.

Bu yaklaşım, Türkiye’nin kendi millî çıkarları doğrultusunda geliştirdiği askerî ve diplomatik kapasiteyi Avrupa açısından değerlendirilecek bir araç olarak görüyor.

SAVUNMA SANAYİSİ AVRUPA’YA BAĞLANACAK

Raporda Türkiye’nin savunma ve havacılık ihracatının 2025 yılında 10,05 milyar dolara ulaştığı, ülkenin dünyanın önde gelen silah ihracatçıları arasına girdiği belirtiliyor.

Türk savunma sanayisinin insansız hava araçları, savaş gemileri, zırhlı araçlar, füzeler, tanklar ve topçu sistemlerinde önemli bir kapasite geliştirdiği kabul ediliyor.

Ancak Türkiye’nin uçak motorları, güç aktarım sistemleri, gelişmiş malzemeler, sertifikasyon, finansman ve bazı kritik havacılık parçalarında Batı’ya bağımlılığının sürdüğü özellikle vurgulanıyor.

Yazarlar, Türkiye’nin bu bağımlılığının Avrupa tarafından bir kaldıraç olarak kullanılmasını öneriyor.

Türkiye’nin Avrupa savunma programlarına alınması savunulurken, bu erişimin siyasi ve güvenlik şartlarına bağlanması isteniyor. Türk şirketlerinin Avrupa pazarına ve teknolojisine erişimi; yaptırımlara uyum, teknoloji transferinin sınırlandırılması ve Ankara’nın dış politikadaki davranışlarıyla ilişkilendiriliyor.

Böylece Türkiye’nin savunma sanayisinin Avrupa’nın yeniden silahlanma programına katkı sağlaması, fakat Türkiye’nin elde edeceği imkânların Avrupa tarafından gerektiğinde geri çekilebilmesi öngörülüyor.

EKONOMİK BAĞIMLILIK SİYASİ KALDIRAÇ OLACAK

Raporun merkezindeki diğer konu Gümrük Birliği’nin modernleştirilmesi.

Güncellenmiş bir Gümrük Birliği’nin Türkiye’yi Avrupa tedarik zincirlerine daha fazla bağlayacağı, yeni yatırımlar sağlayacağı ve Türk mevzuatını Avrupa Birliği düzenlemelerine yaklaştıracağı ifade ediliyor.

Ancak modernleşmenin tek seferde yapılması yerine aşamalara bölünmesi ve Türkiye’nin yeni sektörlere erişiminin “ölçülebilir şartlara” bağlanması öneriliyor.

Bu yaklaşım, ekonomik iş birliğini yalnızca karşılıklı ticaretin geliştirilmesi olarak görmüyor. Avrupa pazarına erişim, sermaye, finansman ve teknoloji Türkiye’nin siyasi davranışlarını yönlendirecek araçlar olarak değerlendiriliyor.

Raporda açık biçimde “Avrupa, Türkiye’nin bağımlılığını kullanmalıdır” anlayışı savunuluyor. Ankara’nın Avrupa çıkarlarıyla örtüşen adımları ekonomik ve teknolojik imkânlarla ödüllendirilecek; uyuşmayan adımlarında ise bu imkânlar sınırlandırılacak.

ERDOĞAN SONRASINA DA AYNI STATÜ

Raporun dikkat çekici bir başka yönü, önerilen ikinci sınıf ortaklık modelinin yalnızca Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan dönemine özgü görülmemesi.

Yazarlara göre Erdoğan sonrasında iktidara gelecek daha demokratik ve kurumsal bir yönetim, Türkiye’nin dış politikasını daha öngörülebilir hâle getirebilir. Ancak böyle bir yönetimin de savunmada özerklikten, bölgesel etkiden ve gerektiğinde Batılı müttefiklerine “hayır” deme arzusundan vazgeçmeyeceği ileri sürülüyor.

Bu nedenle Türkiye’nin Erdoğan sonrasında yeniden 1990’lı yıllardaki Batı çizgisine dönmeyeceği savunuluyor.

Böylece Türkiye için önerilen “sisteme gömülü dış aktör” statüsü geçici bir Erdoğan dönemi politikası değil, uzun vadeli bir Avrupa projesi olarak karşımıza çıkıyor.

ÜYELİK DEĞİL, KULLANIŞLI ORTAKLIK

Rapor, ilk bakışta Türkiye’nin büyüyen askerî, ekonomik ve diplomatik gücünü teslim eden gerçekçi bir çalışma görüntüsü veriyor.

Ancak ortaya konulan öneriler birlikte değerlendirildiğinde çirkin bir tablo beliriyor.

Türkiye’ye “orta güç” deniliyor fakat Avrupa’nın siyasi karar masasında yer verilmesi istenmiyor. Türkiye’nin adaylığı tamamen bitirilmeden üyelik müzakerelerinin uyutulması, böylece Türk kamuoyundaki Avrupa umudunun tümüyle ortadan kaldırılmaması öneriliyor.

Türkiye’nin ordusu, savunma sanayisi, coğrafyası, göç yolları üzerindeki etkisi ve diplomatik bağlantıları Avrupa’nın yararlanacağı araçlar olarak sıralanıyor. Buna karşılık Türkiye’nin Avrupa pazarına, sermayesine ve teknolojisine duyduğu ihtiyaç, Ankara üzerinde kullanılacak bir baskı unsuruna dönüştürülüyor.

Ortaya çıkan teklif, eşit haklara sahip üyelik değil; Türkiye’nin karar merkezinin dışında tutulduğu, ihtiyaç duyulduğunda gücünden yararlanıldığı ve davranışlarının ekonomik araçlarla yönlendirildiği şartlı bir ortaklıktır.

Raporun Türkiye’ye biçtiği rol özetle şudur:

Karar masasına oturma, masayı koru. Kuralları belirleme, belirlenen kurallara uy. Avrupa’nın ihtiyaç duyduğu askerî ve diplomatik gücü sağla; fakat Avrupa’nın siyasi çekirdeğine girme.

Türkiye’ye reva görülen bu modelin adı “yönetilen karşılıklı bağımlılık” değil, karar hakkı verilmeden kullanılmak istenen bir ülkeye dayatılan yönetilmiş bağımlılıktır.

Foto Galeri

Paylaş:

AI Sesli Okuma

Google WaveNet yapay zeka sesi ile doğal okuma

Premium

İlgili Haberler

Yorumlar

Yorum Yaz