Ferhat Yıldırım & Ahal Teke'nin Gözlerinde Türkistan'ı Gördüm

Dil Seçin
Haberi Rumence okuyun
Aslında günlerdir Özbekistan hakkında bir köşe yazısı yazmak istemiyorum.
Yanlış anlaşılmasın...
Özbekistan'da birbirinden güzel mekânlar gördüm. Tarihin içinden yürüdüğümüz sokaklara tanıklık ettim. Çok değerli insanlarla tanıştım. Türk Dünyası'nın geleceği adına umut veren kurumları ziyaret ettim. Başarılarıyla gurur duyduğum Türk şirketlerini yerinde gördüm. Dostluklar kurdum, unutulmayacak hatıralar biriktirdim.
Yazılacak çok şey var.
Belki de birkaç köşe yazısına sığmayacak kadar...
Ancak ne zaman bilgisayarın başına oturup bunları yazmaya çalışsam, zihnim başka bir yere gidiyor. Parmaklarım başka cümleler kurmak istiyor. Çünkü Özbekistan'dan döndüğüm günden beri aklımda sadece Semerkant'ın kubbeleri, Buhara'nın medreseleri ya da Hive'nin surları değil; bir Ahal Teke var.
Yine de yazmak gerekiyor. Çünkü Ahal Teke'nin bende bıraktığı derin iz kadar, o izi taşıyan coğrafyayı ve insanları da anlatmak lazım. Bir aynanın bütünü göstermesi gibi, Özbekistan'ın güzelliklerini de kısaca aktarmak gerekiyor.
Bu yolculuk aslında oldukça mütevazı bir planla başlamıştı. Dört kişi olarak Özbekistan'ı ziyaret etmeyi düşünüyorduk. Ancak Küresel Gazeteciler Konseyi Genel Başkanı Mehmet Ali Dim'in girişimleriyle bu seyahat kısa sürede uluslararası bir medya buluşmasına dönüştü. İngiltere'den Avustralya'ya, Azerbaycan'dan Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne kadar birçok ülkeden yaklaşık kırk gazeteci Özbekistan'da bir araya geldi.
Taşkent'te gerçekleştirdiğimiz program kapsamında çeşitli kurumları ziyaret ettik. Özbekistan Gazetecilik ve Kitle İletişimi Üniversitesi'nde Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı'nın katkılarıyla oluşturulan eğitim altyapısını görmek, Anadolu Ajansı ve TRT'nin izlerine rastlamak doğrusu gurur vericiydi. Türkiye'nin yalnızca ekonomik değil, kültürel ve akademik alanda da bıraktığı izleri görmek mutluluk veriyordu.
Üniversitede yaptığımız görüşmeler sırasında Özbekistan Gazetecilik ve Kitle İletişimi Üniversitesi'nin mensubu olduğum İstanbul Ticaret Üniversitesi ile ortak projeler geliştirmek istediğini öğrenmek ayrıca umut vericiydi. Çünkü Türk Dünyası'nın geleceğinin yalnızca siyasi toplantılarda değil, üniversite koridorlarında şekilleneceğine inanıyorum. Bu nedenle projelerin hayata geçirilmesi konusunda üzerime düşen desteği vermeye hazır olduğumu dekanlık yönetimine de ifade ettim.
Taşkent'in meşhur Beşkazan Restoranı'nda gerçekleşen buluşma da hafızamda ayrı bir yer edindi. Özbekistan'da önemli projelerin yönetiminde yer alan TSP Total Solution Provider Yönetim Kurulu Başkanı İbrahim Kadıoğlu ve Genel Müdür İsmail Kadıoğlu'nun ev sahipliğinde düzenlenen akşam yemeğinde gazeteciler, akademisyenler, iş insanları ve devlet temsilcileri aynı sofrada buluştu. O masada yalnızca yemek yenmiyor, Türk Dünyası'nın ortak geleceği konuşuluyordu.
Türk şirketlerinin Özbekistan'daki başarıları da dikkat çekiciydi. Başta TİKA, Çalık Holding, Koç Construction, TSP Total Solution Provider, AKSA Enerji, Aselsan, TUSAŞ olmak üzere birçok Türk firması ve kurumlarımızın ülkedeki yatırımlarını ve projelerini görmek bir Türk vatandaşı olarak bana büyük gurur verdi.
Buhara, Hive ve Semerkant ise tarih ile bugünün iç içe geçtiği şehirler olarak hafızamda yer etti. Harezmi'nin, İbn Sina'nın, İmam Buhari'nin, Ali Şir Nevai'nin ve Uluğ Bey'in izlerini taşıyan bu topraklarda insan ister istemez geçmişle konuşmaya başlıyor.
Ancak bütün bu güzelliklerin arasında benim için her şeyin önüne geçen bir karşılaşma oldu.
Ahal Teke...
Özbek dostlarıma bu asil ata duyduğum hayranlıktan söz ettiğimde beni bir gün sonra otelimden alarak bir at çiftliğine götürdüler. Özbekistan'daki Türk şirketlerinde çalışan Türk mühendisleri ve Özbek dostlarımızla birlikte çiftliğe vardığımızda birçok atla karşılaştık. Hatta içlerinden, 2025 yılı şampiyonu olan İskender isimli ata binerek kısa bir talim yapma fırsatı da buldum.
Fakat benim beklediğim başka bir karşılaşmaydı.
Sonra onu gördüm.
Ahal Teke'yi...
Önce ellerimle dokundum. Sonra göz göze geldik. Alnımı onun alnına yasladığım anda ise tarif etmekte zorlandığım duygular yaşadım.
Sanki yıllardır görmediğim bir dostla karşılaşmış gibiydim.
Gözlerim doldu.
Zihnim yüzyıllar öncesine gitti.
Bir anda Ahal Teke'nin çalkantılı tarihini düşündüm. Türk bozkırlarının bu asil atı, yalnızca bir hayvan değil; atalarımızın savaş meydanlarında, göç yollarında ve uzun yolculuklarında yanından ayırmadığı kadim bir yol arkadaşıydı.
Oğuz Ata'nın diyarına yaptığım yolculukta, Türk Dünyası'nın en asil miraslarından biriyle karşı karşıya olduğumu hissediyordum. Bir yandan tarifsiz bir mutluluk duyuyor, diğer yandan derin bir hüzün hissediyordum. Sanki konuşmadan dertleşiyor, binlerce yıllık bir hatırayı yeniden paylaşıyorduk.
İnsan ile at arasındaki kadim bağın ne kadar güçlü olduğunu o gün bütün benliğimle hissettim.
Ahal Teke ile geçirdiğim dakikalar benim için sıradan bir ziyaret değildi. O anlar, geçmiş ile bugün arasında kurulmuş anlamlı bir köprüydü.
Bozkırın ruhunu taşıyan, altın at olarak bilinen bu asil canlı; atalarımla birlikte savaşlara katılan, göç yollarında yürüyen, zaferlere ve yenilgilere tanıklık eden büyük bir geçmişin sessiz temsilcisi gibiydi.
Belki de bu yüzden Özbekistan'dan döndüğümde şehirlerden çok onu hatırladım.
Çünkü bazı seyahatler bavulunuza birkaç fotoğraf koyar. Bazıları ise ruhunuzda silinmeyecek izler bırakır.
Bu yolculuktan geriye yalnızca tarihi şehirler, dostluklar ve güzel hatıralar kalmadı. Türkistan'ın kalbinde yeniden keşfettiğim güçlü bir aidiyet duygusu da kaldı.
Ve en çok da alnımı alnına yasladığım o Ahal Teke'nin sessiz bakışı...
Bugün dönüp baktığımda Özbekistan'ın bana yalnızca bir ülkeyi değil, bir medeniyet hafızasını gösterdiğini söyleyebiliyorum.
Ama o hafızanın içinde en güçlü yeri bozkırın altın atı aldı.
Çünkü bazen bir milletin ruhu saraylarda, anıtlarda ya da tarih kitaplarında değil, bir atın gözlerinde saklıdır.
Foto Galeri
AI Sesli Okuma
Google WaveNet yapay zeka sesi ile doğal okuma