Mehmet Fuat ERGÜN & YAŞAMDAN TAD ALMAK ELİMİZDE

Dil Seçin
Haberi Rumence okuyun
Şükretmeyi Unutunca, Yaşamın Tadını da Unutuyoruz.
Neden huzurluyum?
Neden mutluyum?
Neden hâlâ yaşamdan zevk alıyorum?
Ve neden insanların çoğunun korkuyla baktığı ölümü, hayatın kaçınılmaz bir gerçeği olarak kabullenebiliyorum?
Bu soruların cevabını dört yıl önce kaleme aldığım bir yazıda kendi hayat tecrübelerimden yola çıkarak anlatmaya çalışmıştım.
Bugün yeniden okuduğumda, aradan geçen yıllara rağmen düşüncelerimin büyük ölçüde değişmediğini görüyorum.
Belki de huzurun sırrı, hayattan sürekli daha fazlasını istemek yerine, sahip olduklarımızın kıymetini bilmektir.
Canımın istediği her şeyi, aşırıya kaçmadan, yemek seçmeden yerim.
Spor ve hareketi hayatımın vazgeçilmez bir parçası kabul ederim. Deniz günlerinde yüzmeye, diğer günlerde yürümeye ve bisiklete zaman ayırırım. Şehir içinde mümkün olduğunca bisikleti tercih ederim.
Çünkü hareket benim için yalnızca spor değildir; bedenin olduğu kadar ruhun da gıdasıdır.
İbadetlerimi, inancım doğrultusunda ve elimden geldiğince yerine getirmeye çalışırım.
Yaratanımla barışığım.
O'nu, bana şah damarımdan daha yakın olduğuna inandığım bir yaratıcı olarak hissederim.
İnancımın bana korkudan çok huzur vermesine önem veririm.
Bu nedenle beni Yaratan'a yaklaştıran, aklımı ve gönlümü besleyen, bilgiye dayanan eserleri okumaya çalışırım.
Uydurulmuş kabullerin değil; araştırmanın, düşünmenin ve anlamanın peşinden gitmeye gayret ederim.
Okumak benim olmazsa olmazlarımdandır.
Yıllar içinde biriktirdiğim yaklaşık iki bin kitaplık kişisel kütüphanem var. İnsan, psikoloji, bilim, yaratılış, makro ve mikro âlem özellikle ilgimi çeken konular.
Okudukça şunu daha iyi anlıyorum:
İnsan gerçekten bir okyanus.
Ne kadar içine girerseniz girin, bitiremiyorsunuz. Her insan ayrı bir âlem, ayrı bir kitap, ayrı bir hikâye...
Müziğin de ayrımını yapmam. Sazım, dert ortağımdır. Amatörce çaldığım başka enstrümanlar da var. Resimden tiyatroya, operadan baleye kadar sanatın farklı dallarıyla barışığım.
Seyahat etmeyi sevmemek de mümkün değil.
İnsan gördükçe, yer değiştirdikçe, farklı hayatlara dokundukça kendisini ve dünyayı daha iyi tanıyor.
Bir başka mutluluk kaynağım da insan ilişkileri.
Akrabalarımı, dostlarımı, arkadaşlarımı belli aralıklarla arar; hâllerini hatırlarını sorarım. Özel günlerini unutmamaya çalışırım.
Sadece işim düştüğünde insan arayanlardan olmamaya özellikle dikkat ederim.
Bir gönül almak, gücüm ve imkânım yettiğince bir insanın ihtiyacını gidermek bana maddi kazançtan çok daha büyük bir manevi haz verir.
Verdiğim söz benim için namustur.
Kimseyi bilerek üzmemeye, kırmamaya çalışırım. Gönlümü kıranlara da kin beslemem. Bir insanla anlaşamadığımda bile düşmanlık etmeyi kendime yakıştırmam.
Bugüne kadar hiç kimseyle kavgalı olmamaya, düşman edinmemeye dikkat ettim.
Çünkü insanın hayatını ağırlaştıran en büyük yüklerden birinin kin ve düşmanlık olduğuna inanırım.
Siyaset yapmam.
Siyasetin yapılacağı yerin siyasi partiler olduğunu düşünürüm. Her inanca saygı gösteririm. Din, dil, milliyet ve ırk üzerinden insanları birbirinden ayırmayı doğru bulmam.
İnsana insan olduğu için değer veririm.
Giyim kuşamda da, tüketimde de, yaşamın diğer alanlarında da aşırılıktan kaçınmaya çalışırım.
Lüks düşkünü değilim. Ama pintiliği de doğru bulmam. Müsriflikten de kaçınırım.
Kısacası, hayatı ne savurganlıkla ne de mahrumiyet duygusuyla yaşamak isterim.
Futbol dahil hiçbir konuda kendini kaybedecek kadar taraf olmayı da anlayabilmiş değilim.
Hayatın bütün güzelliklerini bir tarafa bırakıp bir takımın galibiyeti veya mağlubiyeti uğruna birbirini kıran insanları gördükçe, insanın neyi ne kadar büyüttüğünü düşünüyorum.
ÖLÜMÜN YÜZÜNE BAKABİLMEK
Yetmiş yaşımı geçtikten sonra ölüm kavramına bakışım da değişti.
Sosyal medya sayesinde yıllardır görmediğim eş, dost, akraba ve arkadaşlarımdan, bir zamanlar “Ben ölürüm, onlar ölmez” diye düşündüklerimin birer birer ölüm haberlerini almaya başladım.
İnsan o zaman hayatın gerçeğiyle daha yakından yüzleşiyor.
Ölüm artık benim için uzak bir kavram değil.
O, hayatın yoldaşı.
Bundan korkmak yerine onu hayatın doğal bir gerçeği olarak kabullenmeye çalışıyorum.
Çünkü ölümün varlığını kabul etmek, hayatı sevmemek değildir.
Tam tersine...
Ömrün sınırlı olduğunu bilmek, yaşadığımız her saniyenin değerini artırıyor.
Bizi bu dünyaya getiren Yaratanımıza, yine O'na döneceğimiz inancıyla bakıyorum.
Bu düşünce bana korkudan çok huzur veriyor.
PEKİ BUGÜN NEDEN MUTSUZUZ?
Bugün çevreme baktığımda beni düşündüren bir manzara görüyorum.
Sanki şükretmeyi giderek unutuyoruz.
Sahip olduklarımızdan çok, sahip olamadıklarımıza bakıyoruz.
Daha büyük ev...
Daha pahalı araba...
Daha fazla para...
Daha gösterişli hayat...
Daha çok beğenilmek...
Daha fazla tüketmek...
Ama bunların sonu gelmiyor.
Bir isteğimiz gerçekleşiyor, kısa süre sonra başka bir isteğin peşine düşüyoruz.
Elimizdekilerin kıymetini bilmeden, sürekli elimizde olmayanların hesabını yapıyoruz.
Sonra da “Neden mutlu değilim?” diye soruyoruz.
Belki de soruyu yanlış yerde arıyoruz.
Mutluluk, sahip olduklarımızın miktarından çok, onların farkında olabilmekle ilgilidir.
Şükretmek ise hiçbir şey istememek değildir.
Şükretmek; sahip olduklarımızın farkına varmaktır.
Sağlığımızın...
Nefesimizin...
Sevdiklerimizin...
Bir dostun telefonunun...
Bir kitabın sayfasının...
Denizin sesinin...
Bir müzik parçasının...
Bir çocuğun gülüşünün...
Bir insanın gönlünü alabilmenin...
Bunların her biri hayatın bize verdiği küçük ama gerçek hediyelerdir.
BİLGİNİN ZEKÂTI
Yetmiş yaşını aşmış bir insan olarak geriye dönüp baktığımda; aldığım eğitimin, çalışma hayatımın, yöneticilik yıllarımın, okuduklarımın ve yaşadıklarımın bana önemli bir sorumluluk yüklediğini düşünüyorum:
Bildiklerimi kendime saklamamak.
İnsan öğrendikçe çoğalıyor.
Ama öğrendiğini paylaşmadığında, o bilginin bir kısmı kendisiyle birlikte kayboluyor.
Bu nedenle yıllardır yazıyorum.
Gazete Malatya'da ve Romanya'da yayımlanan Gazete Balkan, Hayat Gazetesi'nde düşüncelerimi ve yaşadıklarımı okuyucularla paylaşmaya devam ediyorum.
Yazmak bana göre okumanın mührüdür.
Okurken zihnimize aldığımız bilgiyi yazarken yeniden düşünüyor, sorguluyor ve arşivliyoruz.
Bir bakıma yazmak, yaşadıklarımızın hafızasını oluşturmaktır.
Ben de elimden geldiğince bilginin zekâtını vermeye çalışıyorum.
HAYATIN TADI NEREDE?
Belki de huzurun sırrı sandığımız kadar karmaşık değildir.
İnsan kendisiyle barışık olacak.
Yaratanıyla barışık olacak.
İnsanları sevecek.
Kin tutmayacak.
Elinden geldiğince gönül alacak.
Verdiği sözün arkasında duracak.
Aşırılıklardan uzak duracak.
Okuyacak.
Düşünecek.
Hareket edecek.
Sanattan, müzikten, doğadan ve dostluktan nasibini alacak.
Sahip olduklarının farkına varacak.
Ve en önemlisi, ölümü hayatın karşıtı değil, hayatın bir gerçeği olarak görecek.
Benim huzurumun ve yaşam sevincimin kaynağı belki de bunların toplamıdır.
Kendimi başkalarından üstün gördüğüm için değil...
“Ben buyum, ben şuyum” demek için hiç değil...
Sadece yılların bana öğrettiklerini paylaşmak için söylüyorum.
İnsanları tanıdıkça bir şey daha öğrendim:
İnsana değer verdikçe, saydıkça, sevdikçe, gönlünü aldıkça ve ihtiyacı olduğunda yanında oldukça insanın kendi gönlü de huzur buluyor.
Belki hayatın gerçek zenginliği de burada.
Çünkü insanın dünyadan götürebileceği hiçbir malı yok.
Ama bıraktığı güzel bir söz, aldığı bir gönül, verdiği bir yardım ve paylaştığı bir bilgi, kendisinden sonra da yaşamaya devam edebilir.
Ve galiba insanın ömrünü anlamlı kılan da budur.
Şükretmek, yaşamak, paylaşmak ve giderken ardında güzel izler bırakmak...
Ben hayatın tadını böyle almaya çalışıyorum.
AI Sesli Okuma
Google WaveNet yapay zeka sesi ile doğal okuma