Ana Sayfa / Yazarlar / Nazım Turan & Güç Adına, Halk Adına… Sonuç Hep Aynı

Nazım Turan & Güç Adına, Halk Adına… Sonuç Hep Aynı

2 Ağustos 2026 09:26
Nazım Turan & Güç Adına, Halk Adına… Sonuç Hep Aynı
Tahmini okuma süresi: 0 dakika

Dil Seçin

Haberi Rumence okuyun

1789 yılında Fransa’da halk; ağır vergilere, derin yoksulluğa, soyluların ayrıcalıklarına ve mutlak monarşinin baskısına karşı ayağa kalktı.

Amaç daha adil ve özgür bir düzen kurmak, herkesin hukuk önünde eşit olduğu bir ülke yaratmaktı.

Devrimin hafızalara kazınan üç kelimesi vardı:

Özgürlük, Eşitlik, Kardeşlik.

Ancak hiç kimse, birkaç yıl sonra aynı meydanlarda giyotinin durmaksızın çalışacağını tahmin etmiyordu.

Halk Bastille Hapishanesi’ni bastı, monarşi sarsıldı ve yeni bir düzen kurulmaya başlandı. İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi ilan edildi. Özgürlük, mülkiyet, güvenlik ve baskıya karşı direnme temel haklar arasında sayıldı. İnsanların hukuk önünde eşit olacağı ve iktidarın artık sınırsız biçimde kullanılamayacağı ilan edildi.

Yeni bir çağ başlıyor gibiydi.

Fakat devrim, kısa süre içerisinde kendi ideallerinden uzaklaşmaya başladı.

Devrimi eleştirenler, daha ılımlı bir yol önerenler, iktidardaki devrimci kadrolarla aynı düşünmeyenler, hatta devrime yeterince bağlı görünmeyenler bile “halk düşmanı” olarak damgalandı.

Şüpheliler Yasası, son derece geniş ve belirsiz ölçütlerle tutuklamaların önünü açtı. Devrim Mahkemeleri ise giderek hızlanan bir şekilde idam kararları vermeye başladı.

1793-1794 yılları arasında Fransa’da binlerce insan giyotinle idam edildi. Kurbanların arasında aristokratlar ve rahiplerin yanı sıra ılımlı devrimciler, eski yol arkadaşları ve tek suçu rejime yeterince bağlı görülmemek olan sıradan vatandaşlar da bulunuyordu.

Başlangıçta amaç, hukukun üstünlüğünü ve hukuk önünde eşitliği sağlamaktı. Fakat zamanla bu ideal, devrimci iktidara koşulsuz itaate dönüştü.

Eleştirmek ihanet, itiraz etmek düşmanlık, farklı düşünmek ise tehdit sayılmaya başlandı.

Hukukun sağladığı güvenceler zayıfladı. Mahkemeler adalet dağıtan kurumlar olmaktan çıkarak iktidarın muhaliflerini tasfiye ettiği araçlara dönüştü. İnsanların ne yaptığı kadar ne düşündüğü ve hatta ne kadar coşkulu göründüğü bile sorgulanır hâle geldi.

Sonunda devrim, özgürlük vadederken korkunun egemen olduğu yeni bir düzen kurdu.

“Bütün insanlar eşittir” düşüncesinden, “eşitliğin düşmanlarına ölüm” anlayışına uzanan yol, beklenenden çok daha kısa ve çok daha kanlı oldu.

Fransız Devrimi’nin bize bıraktığı en önemli derslerden biri şudur:

Bir iktidar hangi ideolojiyle gelirse gelsin, kendisini hukukun üzerinde görmeye başladığında özgürlükler tehlikeye girer.

İktidar; muhalefeti düşman, eleştiriyi ihanet ve farklı düşünceyi tehdit olarak görüyorsa artık savunduğunu söylediği değerlerden uzaklaşmaya başlamış demektir.

Çünkü özgürlük yalnızca iktidarı destekleyenlerin özgürlüğü değildir.

Hukuk yalnızca yönetenlerin işine geldiğinde başvuracağı bir araç değildir.

Adalet de sadece dostlara dağıtılan bir ayrıcalık olamaz.

Bir rejimin gerçek karakteri, kendisini alkışlayanlara nasıl davrandığıyla değil; kendisini eleştirenlere ne kadar tahammül edebildiğiyle anlaşılır.

Bu nedenle tarih yalnızca geçmişte yaşananları anlatmaz. Bugünü anlamak ve yarını korumak için de bir pusula görevi görür.

İsimler değişir.

Bayraklar değişir.

Sloganlar değişir.

Fakat güç denetlenmediğinde yöntemler çoğu zaman aynı kalır.

Halk adına konuştuğunu söyleyenler, bir süre sonra halkın ne düşüneceğine, ne söyleyeceğine ve nasıl yaşayacağına karar vermeye başlayabilir. Özgürleştirmek için yola çıkanlar, denetlenmediklerinde yeni yasakların ve yeni korkuların kaynağına dönüşebilir.

Çünkü iktidarı yozlaştıran yalnızca ideoloji değildir.

Asıl tehlike, sınırlandırılmayan ve hesap vermeyen güçtür.

Güç kimin adına kullanılırsa kullanılsın, denetlenmediğinde sonuç çoğu zaman aynıdır.

***

İKİNCİ YAZI

GÖÇÜN YÖNÜ HERŞEYİ ANLATIYOR

İspanya’nın Ceuta kentinde yaşanan son göç dalgası, Avrupa’nın göç sorununu yeniden gündemin ilk sırasına taşıdı. Binlerce insan, daha iyi bir yaşam umuduyla sınırları zorladı.

Oysa bu görüntüler bize yabancı değil.

Türkiye, yıllardır Suriye ve Afganistan başta olmak üzere milyonlarca göçmene ev sahipliği yapıyor. Bugün İspanya’nın yaşadığı tartışmalar, aslında bizim uzun süredir konuştuğumuz konuların Avrupa’daki yansımasıdır.

Bir paylaşımımda şu soruyu sormuştum:

“Müslüman ülkeler neden bu göçü paylaşmıyor da insanlar çoğunlukla Avrupa’ya gitmek istiyor?”

Bu soru rahatsız edici olabilir ama üzerinde düşünülmesi gerekiyor.

Çünkü bugün kitlesel göç hareketlerinin büyük bölümü, çoğunluğu Müslüman olan ülkelerden, çoğunluğu Hristiyan geleneğine sahip Avrupa ülkelerine yöneliyor.

Bu gerçek bize şunu söylüyor:

İnsanlar din değiştirmek için değil; hukuk, güvenlik, eğitim, ekonomik istikrar ve gelecek umudu için yollara düşüyor.

Son günlerde İspanya’nın Filistin’e verdiği destek ile Ceuta’da yaşananların zamanlaması arasında ilişki kuran yorumlar da yapılıyor. Bu iddialar kesinleşmiş değil. Ancak uluslararası siyasette göçün zaman zaman diplomatik baskı aracı olarak kullanılabildiği de bilinen bir gerçektir.

Benim bir başka paylaşımımda kullandığım şu cümle ise belki de konuyu özetliyor:

“Göçün yönü, dünyanın hangi sistemlere güvendiğini gösteren en sessiz referandumdur.”

Duvarlar yükseltilebilir, sınırlar kapatılabilir.

Ama insanlar, gelecek gördükleri yere gitmenin mutlaka bir yolunu bulacaktır. Bu yüzden göçü anlamak istiyorsak, önce insanların neden kendi ülkelerinde kalmak istemediğini sorgulamak zorundayız. Bu soru, bugün yalnızca Avrupa’nın değil, tüm insanlığın ortak sorusudur.

 

Foto Galeri

Paylaş:

AI Sesli Okuma

Google WaveNet yapay zeka sesi ile doğal okuma

Premium

İlgili Haberler

Yorumlar

Yorum Yaz