Nazım Turan & Uyuşturulan Yüzde 80

Dil Seçin
Haberi Rumence okuyun
Bazı kavramlar ilk duyulduğunda abartılı gelir. Aradan yıllar geçince dönüp yeniden bakmak gerekir. “Tittytainment” da bunlardan biri.
Hans-Peter Martin ve Harald Schumann’ın 1996 yılında yayımlanan Küreselleşme Tuzağı adlı kitabında, 1995’te San Francisco’da yapılan önemli bir toplantı anlatılır. Toplantıda teknoloji ve otomasyon sayesinde gelecekte dünya ekonomisinin çalışabilir nüfusun yalnızca yüzde 20’sine ihtiyaç duyabileceği ileri sürülür.
Peki geri kalan yüzde 80 ne olacaktır?
Kitapta aktarıldığına göre eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski bu soruya “tittytainment” kavramıyla karşılık verir. Kavram, geniş kitlelerin temel ihtiyaçlarının karşılanması ve sürekli eğlenceyle meşgul edilmesi anlamına gelir.
Çağdaş dünyanın “ekmek ve sirk” düzeni…
Aradan otuz yıl geçti. Dünya tam olarak yüzde 20 çalışan, yüzde 80 işsiz kalan bir yere dönüşmedi. Fakat kitabın iki önemli öngörüsü bugün gerçekleşiyor: Bazı sektörlerde insan emeğine duyulan ihtiyaç azalıyor, insan dikkati ise giderek daha değerli bir ticari ürüne dönüşüyor.
Marketlerde otomatik kasalar, fabrikalarda robotlar, bankalarda dijital sistemler, müşteri hizmetlerinde yapay zekâ var. Uluslararası Çalışma Örgütü’ne göre dünyadaki her dört çalışandan biri, üretken yapay zekâdan etkilenebilecek bir meslekte çalışıyor.
Fakat mesele yalnızca işlerin makineler tarafından devralınması değil. Asıl mesele, ekonomik ve toplumsal hayatta kendisini dışlanmış hisseden milyonlarca insanın neyle meşgul edileceğidir.
Ülkeden ülkeye yöntem değişiyor.
Amerika’da tüketim kültürü, gösteri dünyası ve sosyal medya sürekli yeni kahramanlar ve yeni tartışmalar üretiyor. İnsanlar hayat pahalılığını, sağlık sistemini veya gelir eşitsizliğini konuşmak yerine günlerce bir ünlünün özel hayatını tartışabiliyor.
Türkiye’de futbol, televizyon dizileri, magazin ve sonu gelmeyen siyasi kavgalar toplumun dikkatini sürekli başka bir yöne çekiyor. İnsanlar bir hakemin kararını günlerce tartışırken eğitim, üretim, adalet ve gelecek meselesi birkaç saatte unutulabiliyor.
Orta Doğu’da ise din, mezhep ve kimlik tartışmaları zaman zaman aynı işlevi görüyor. Burada sorun dinin kendisi değildir. İnanç, insanın vicdanına ve hayatına anlam katar. Sorun, dinin siyasal iktidarlar tarafından toplumu kutuplaştırmak, ekonomik başarısızlıkların üzerini örtmek ve insanları birbirine karşı yönlendirmek için kullanılmasıdır.
Dünyanın başka yerlerinde de tablo çok farklı değil. Kimi ülkede milliyetçilik, kimi yerde futbol, kimi yerde din, kimi yerde tüketim ve eğlence öne çıkarılıyor. Araçlar değişiyor fakat sonuç çoğu zaman aynı oluyor: İnsanlar gerçek sorunlardan uzaklaşıyor.
Elbette her maç, her dizi, her dinî veya siyasi tartışma bir uyuşturma yöntemi değildir. Böyle bir genelleme haksızlık olur. Ancak bunlar bilinçli biçimde büyütülüyor, sürekli tekrarlanıyor ve toplumun bütün enerjisini tüketiyorsa, artık masum bir eğlenceden söz edemeyiz.
Bugün bunun en güçlü aracı cep telefonudur.
Bir video bitmeden diğeri başlıyor. Sosyal medya neye öfkeleneceğimizi, video platformları neyi izleyeceğimizi, alışveriş siteleri neyi arzulayacağımızı önümüze getiriyor. Avrupa Komisyonu’nun sonsuz kaydırma, otomatik oynatma ve kişiye özel öneriler gibi uygulamaları “bağımlılık oluşturabilecek tasarım” kapsamında incelemesi boşuna değildir.
Benim kanaatim şu:
Küreselleşme Tuzağı’ndaki asıl tehlike, makinelerin insanın işini elinden alması değildir. Daha büyük tehlike, insanlara nitelikli eğitim, adil gelir ve gerçek bir gelecek sunmak yerine onları din, futbol, siyaset, tüketim ve kesintisiz eğlenceyle oyalamaktır.
İşsiz bir gence meslek kazandırmak zordur; önüne saatlerce video koymak kolaydır.
Yoksulluğu azaltmak pahalıdır; yeni bir gösteri üretmek ucuzdur.
Adaleti sağlamak cesaret ister; insanları birbirine düşürmek ise oldukça kolaydır.
Bugün bizlere açıkça “Düşünmeyin” denilmiyor. Buna gerek kalmadı. Önümüze düşünmeye fırsat bırakmayacak kadar çok görüntü, tartışma ve eğlence konuluyor.
Bence çağımızın en etkili kontrol yöntemi insanları susturmak değil, onları sürekli meşgul etmektir.
Bu nedenle kendimize şu soruyu sormalıyız:
Dikkatimizi gerçekten biz mi yönetiyoruz, yoksa birileri bizim adımıza neyi düşüneceğimize, neye kızacağımıza ve neyi unutacağımıza karar mı veriyor?
Çünkü dikkatimizi kaybettiğimizde yalnızca zamanımızı değil, kendi hayatımızın yönünü belirleme hakkımızı da kaybederiz.
AI Sesli Okuma
Google WaveNet yapay zeka sesi ile doğal okuma